Fujifilm X-T2 İzlenimlerim

Her ne kadar bu yazının başlığı izlenimler şeklinde olsa da, aslında bu makinayı 6 aydır kullanıyorum. Bir nevi uzun kullanım yorumlarımı okuyacağınız bu yazıyı örnek fotoğraflarla desteklemeye çalışacağım. X-T2’nin çıkması üzerinden geçen zamanda internet üzerinde hem video olarak hem de fotoğraf olarak karşılaştırmalı bir çok inceleme yazısına rastlayabilirsiniz. Benimki daha çok sosyal inceleme olacak 🙂 Yani bu makinayı kullanırken yaşadığım deneyimleri aktarmaya çalışacağım.  Fotoğraf olarak da çoğunlukla geçen hafta yaptığım Doğu Karadeniz gezisinden fotoğraflar paylaşacağım.

Zaman zaman takipçilerim benden makina önerisi istiyorlar. Onlar için kısa bir not yazmak istiyorum. Günümüzde artık kötü makina yok. Fakat sizin için iyi olmayabilecek makinalar var. Makina arayışına girdiğiniz ilk esnada cevaplamanız gereken bir soru var. Sportif bir kullanıcı mısınız? Yoksa daha çok stabil, fazla aksiyon içermeyen çekimler mi düşünüyorsunuz ?  Üreticiler genel olarak makinalarını bu şekilde ayırıyor. Her ikisi de benzer görüntü kalitesini vermesine rağmen, biri yavaş diğeri ise hızlı sonuçlar veriyor.  Düşük hızlı olanların genellikle çözünürlüğü yüksek ve bu nedenle de iso başarımı nispeten daha başarısız oluyor. Focus noktaları daha az, buffer  daha düşük oluyor. Sportif kameralarda ise durum tam tersi. Çözünürlük nispeten düşük, focus hızı ve seri çekim hızı ise yüksek.  Siz daha pahalısı daha iyi şeklinde bir mantık yürütürseniz, muhtemelen yanlış bir tercih yapmış olursunuz. Stüdyo için üterilen yüksek çözünürlüklü bir makina hem hacimli hem de yavaş olacağından doğada sizi yavaşlatabilir.  Bütçenizi ve arayışınızı öncelikle bu kriterden yola çıkarak belirlemenizde fayda var. Diğer ayrıntıları ise internetten kolayca öğrenebilirsiniz.

Ben ise kendimi daha çok sportif kullanıcı olarak değerlendiriyorum. Birinci önceliğim genelde hız oluyor. Konuyu gördüğüm anda saniyeler içinde çekmeliyim.  Hemen başka bir açı deneyip yine saniyeler içinde birkaç tane daha çekmeliyim. Bu sırada hafıza kartım şişmemeli, lensim takılma yapmamalı.

Bu küçük tavsiye girişinden sonra X-T2’ye geçebiliriz.  Fujifilm’in aynasız (mirrorles)  24 mp çözünürlükte 4K video çekebilen ve hız öncelikli bir fotoğraf makinası şeklinde tanımlayabilirim.

Gövde ve Tasarım 

X-T1 tasarımını biliyorsanız şayet, onunla ilgili bazı iyileştirmelerin yapılmış hali gibi düşünebilirsiniz.  Bu tasarımı estetik buluyorum. Ayrıca işime yarayacak tüm kontrolleri makina menüsüne girmeden yapmak, bana hız kazandırıyor.  Şimdi ne gibi değişiklikler var ona bakalım. Bana göre  en önemli değişiklik fokus için stick eklenmesi. Bu yenilikle farklı yerlere odak için kısayol atamaktan kurtuluyor ve daha rahat odak noktası seçebiliyorum. Bir diğer değişiklik ise çift hafıza kartını desteklemesi. Üstelik her iki slot da yüksek hızlı UHS-2 kartları destekliyor. UHS-2 demişken bu makinayı en hızlı Lexar 2000x modeliyle kullandım. Onun dışında Fujifilm’in 64 Gb UHS-2 kartını kullanıyorum. Bu slotları ayarlamak için değişik seçenekler var. İsterseniz kartın birine fotoğrafları diğerine videoları çekebilirsiniz. Ya da yedek olsun diye her ikisine de aynı verileri yazdırabilirsiniz.  Çift hafıza kartı desteği sayesinde “Hafıza kartınız dolu” uyarısını artık görmüyorum. Geliştirilmiş video özellikleri, çift hafıza kartı desteği gibi yapılan güncellemer ile birlikte makinanın ağırlığı 393 gramdan 453 grama yükselmiş. 60 gram bir ağırlık kullanırken hissedilen bir ağırlık olmasa da, “gelecekte yapılacak her donanımsal güncellemede makina ağırlığı  artacak mı ? ” diye bir soru işareti yaratıyor.   LCD ekran artık 3 yönlü hareket edebiliyor. Öncede sadece aşağı yukarı şeklinde hareket eden panel şimdi dikey olarak da bir yöne doğru açılabiliyor. Yerden ya da yukardan dikey çekimler yaparken ekranı görmek daha kolay hale gelmiş. Ben bu özelliği genel olarak yerden çekimler de kullandım. Çoğu kimseyi ilgilendirmese de  küçük  bir değişiklik  benim işimi çok kolaylaştırdı. Makinanın altında yer alan tripod vida yeri önceden kenardaydı. Şimdi ise merkezde yer alıyor.  Eğer hala kenarda yer alsaydı, video çekerken kullandığım titreşim önleme cihazına (gimbal) takılamayacaktı. Belki de bu yüzden bu şekilde bir değişiklik yapılmış olabilir.  Tasarımdaki değişiklikler genel olarak bu şekilde. Yine toza ve suya dayanıklılık özelliği bir önceki model de olduğu gibi hayat kurtarıyor 🙂

X-T1 de 4000s olan mekanik shutter X-T2 de 8000s olmuş. Elektronik shutter ise 32000s. Bu değerler her türlü hızlı  koşulda çekim yapmanıza olanak sağlıyor.  Pozlama teleafisi ise 3 stopdan 5 stopa yükselmiş.

Fotoğraf Kalitesi 

Çözünürlük 16 MP’den 24 MP’ye yükselmiş. Fotoğraf işlemek ve daha yüksek boyutlarda baskı almak için bir avantaj sağlıyor.  X- Trans CMOS 3  sensörünü kullanan X-T2 X Proccessor Pro işlemcisini kullanıyor. Diğer modellerden farklı olarak RAW özelliğinin yanı sıra RAW sıkıştırma özelliği de yenilikler arasında. ISO 12800’e kadar yükselebiliyor. Yazılımsal olarak da 51200’e ulaşabiliyor.  Temiz kareler için ise 3200 değerlerini çok aşmamak gerekiyor.  X-T1 ile X-T2 arasındaki fotoğraf kalitesini birbirine yakın buluyorum. Ancak PS ya da LR ile fotoğraf işlerken X-T2’yi daha verimli buldum. Dyanmic Range aralığının biraz yükseldiğini gözlemliyorum.  X-T2 de işlevsel özellikler konusunda çok bonkör davranırken, fotoğraf kalitesi olarak aynı oranda bir artış sağlamıyor. Benzer sınıfta yer alan farklı marka ve modelde de APSC sensörler için bir doyma noktası sınırı varsa, sanki oralarda turluyoruz gibi geliyor bana. Üreticiler bu doygunluğu farklı özellikler ve video performanslarını arttırarak bertaraf etmek istiyor. Aynı doygunluğu FF sensörlerde de görebiliyoruz. Burada da devreye GFX 50S giriyor 🙂  Daha önceki GFX 50s incelemelerimi blogdan okuyabilirsiniz. Fotoğraf kaliteleri konusunda yeni birşey söylemek bu kadar zorken haliyle extralar bir fark yaratıyor. Bu da yazının başında söylediğim öneriye denk geliyor.

Fokus

Üreticiler için gerçek yarışın burada yaşandığını söyleyebilirim. Fujifilm X-T2 ise bu konuda çok iddialı özelliklere ve yeteneklere sahip. X-T1’de 77 olan netleme noktası 325’e çıkıyor. Üstelik kadrajın en köşelerinden bile netlik noktası seçilebiliyor. Phase dedection netleme noktası ise 9’dan 49’a çıkıyor. Asıl hızı da bu sağlıyor. Yeni stick ve odak noktaları  ile netliği kaçırmak çok zor.  Sürekli netleme (AF-C) konusunda da 5 ayrı seçenek var. Hareketin hızı ve konumuna göre hazır ayarlardan birini seçebiliyor ya da kendiniz yaratabiliyorsunuz. Henüz bu menüyle çok işim olmadı. Seri çekimlere ihtiyaç duymadığım konular çektiğim için genelde AF-S seçeneğini kullandım.. Kullandığım bütün lenslerde AF hızı ve kararlılığını hissettim. 325 odak noktası yerine 91 odak noktasını seçtim. 325 odak noktası seçtiğinizde bir köşeden diğerine gitmek baya zaman alıyor 🙂  AF konusunda o kadar çok seçenek var ki, her kullanıcı tarzına göre iyileştirilmiş bir seçenek mevcut. Fujifilm güncellemerinin aslan payını da genelde AF özellikleri alıyor.

 

Diğer Özelikler

X-T2 de diğer modellerden farklı olarak Boost modu var. Makina performanslarını arttırmaya yarıyor. LCD yenileme , netleme gibi hız odaklı  konularda makinaya güç verip performansını arttırıyor. Tabiki bu şekilde pil daha erken bitiyor. Orjinal hızdan memnun kaldığım için bu özelliği pek kullanmadım. X-T2 de pil genel olarak daha çabuk bitiyor. Kabaca %20 daha erken bitiyor diyebilirim. Özellikle video çekimlerinde bu daha çok hissediliyor.  USB 3 girişinin yanı sıra, 3.5 mm girişli mikrofonları destekliyor. X-T2 de doğada uzun süre geçirenler için harika bir özellik daha var. USB’den powerbank ile bataryanızı şarj edebilirsiniz.

Video 

Artık her makina da ciddi bir şekilde videodan da bahsetmek gerekiyor.  X-T1’de yetersiz olan video kalitesi bu modelde birkaç basamak birden sıçrama yaparak, video konusunda iddialı olan rakiplerini yakalayabilmiş. Tabiki Panasonic GH5 modelini duyurmasıyla kalite eşiği yine birkaç basamak yukarı çıkmış oldu. Fakat GH5’de fotoğraf özellikleri açısından çok iddialı değil. Bakalım hem fotoğraf, hem de video özelliklerini hangi marka istenilen seviyede bir arada verebilecek.   Kısaca X-T2 video değerlerine göz atalım..

  • 1080p 60 fps 100 mpbs
  • 4K 30 fps 100 mbps
  • 4.2.0 codec
  • 8 Bit renk derinliği
  • 3.5 Mikrofon girişi
  • Battery grip ile kulaklık girişi
  • Film simulasyon kullanımı
  • Açık ve koyu alan değerlerini yönetme
  • Histogram
  • Çekim esnasında değerleri yönetme
  • External olarak HDMI portundan F-LOG ve 4.2.2 codec imkanı

X-T1 de yer alan moire sorunu bu modelde çözülmüş. Normal bir kullanıcı için yukarıdaki değerler tatminkar görünüyor. Anılarınızı yüksek kalitede kaydedebilir, Youtube ve Vimeo  videoları hazırlayabilirsiniz. Fakat profesyonel anlamda içerik üreticisi iseniz makinaya extra olarak takılan bir ekran ile F-LOG ve 4.2.2 codec çekim yapmalısınız. F-LOG ne işe yarıyor derseniz.. Kısaca makinanın dynamic range aralığını yükseltip size olabilidiğince soft ve renksiz ham görüntü veriyor. Sahneler arasında renk tutarlılığını yakalayabilmek için F-LOG önemli bir avantaj sağlıyor. Makina üreticisnin renklerini kullanmak istemiyorum, ben kendi renklerimi uygulamak istiyorum dediğinizde bu özellik ciddi bir önem taşıyor.  Aşağıdaki örnek videodan F-LOG çekim üzerine fikir edinebilirsiniz.

X-T2 modeli video konusunda kullanıcısını yormayan hazır renk ayarlarıyla geliyor. Bu yönyle de daha çok normal kullanıcıyı hedeflediği anlaşılıyor. Profesyonel içerik üreticileri için ise video performansı arttırılmış yeni bir modelin yolda olduğunu ve yakın zamanda fısıltılarını duyacağınızı belirteyim.

Makina üzerinde titreşim önleme sistemi olmadığı için OIS özelliği olan lensleri kullanmak gerekiyor. Tabiki diğerleri de kullanılabilir ama biraz deneyim gerektiriyor. Ben en çok 5 stop titreşim önleme sunan 50-140 mm ile çekim yapmayı seviyorum. 16-55 2.8 lensimde OIS olmamasına en çok video çekerken hayıflandım. Umarım bu lensin OIS olanı çıkar diyeceğim ama yine duyumlara göre sonraki modellerde gövdeden sabitleme sisteminin geleceği söyleniyor. Bu her model de olur mu bilmiyorum ama video gücü arttırılmış model için geleceğini daha dün fujirumors.com sitesinden okumuştum.

Kısaca X-T2 video yetenekleriyle çağı yakalamış ama öncü bir yenilik sunmamış.  Neler olabilirdi? En azından F-LOG dahili kayıt imkanı olabilirdi. 4.2.0 yerine 4.2.2 codec kullanabilirdi. En önemlisi de 8 bit yerine 10 bit renk değerini external olsa da verebilmeli. 1080p çekimlerde en azından 120 fps görebilmeliyiz.  Fujifilm yetkilileriyle görüştüğümde X-T2’nin fotoğraf öncelikli bir makina olduğu ve video özellikli bir makinanın da ar-ge çalışmalarının devam ettiğini söylüyorlar.  Durum böyleyse video için video özellikleri ön planda olan bir makina tercih edilmeli.

X-T2 ile çektiğim iki videoyu aşağıdaki linklerden izleyebilirsiniz..

 

 

Sonuç

Eğer yeni bir makina alacaksanız ya da aynalı sistemden aynasız sisteme geçiş yapacaksanız; X-T2 sizin için iyi bir tercih olabilir. Doğada kullanım için su ve toz dayanıklılığının yanı sıra AF hızı  ve lens çeşitliliğiyle iddialı bir seçenek.  Hali hazırda X-T1 kullanıcısıysanız bir sonraki modeli beklemek daha doğru olabilir.

Artılar

  • Focus Stick
  • 3 eksenli açılabilir LCD
  • Çift Hafıza Kartı desteği (UHS-2)
  • Ergonomi
  • Kontrol Düğmeleri
  • Dayanıklı Gövde
  • Fotoğraf Kalitesi
  • Netleme noktaları
  • Objektif Çeşitliliği
  • Video film benzetimi modları
  • USB’den şarj imkanı

Eksiler

  • Dokunmatik Ekran yok.
  • Dahili Video Seçenekleri daha iyi olabilir.
  • Dahili titreşim önleme  sistemi yok. (Çoğu lensinde OIS özelliği var)
  • Pil tüketimi önceki modele göre  fazla

 

 

 

20 Days with GFX 50s

20 Days with GFX 50s

For my initial impressions click here, to download the example RAF files from my pictures click here.
I used almost all the features of the GFX 50s over the past 20 days. After a week of my first impressions, I took many more pictures. I tried night, day, portrait, scenery photos as well as studio. Many photographers wondering about this machine are, differences in different sensors and usage habits with different sensors. This curiosity is much more especially in people who have not used a medium format machine before. Those who have experienced the medium format in the past can predict what kind of result will be achieved.

Menu

The GFX 50s comes with a menu from other Fujifilm models. Simple to switch between menus and update settings. You can collect the most used menus in the title “My Menu”. So you do not go anywhere to change the parameters you use often. I have about 10 features added to this menu. But there is a problem like this;  If you make a setting and want to try and watch it again, it’s not where the last time you left it, it’s back to the main menu. This is also tiring. I think you will get better with an update.

 

Upper LCD Display

This screen, which is not on the Fujifilm X-T1 and X-T2, works well, especially in night shots or indoors. When the machine is turned off, you can see the shooting variables, the number of photos you can take etc. It also shows your video settings when you go to the video menu. Though not so comprehensive, I would like a small upper display to be on the X-T2. I did not investigate the technology, but it reminded me of the e-ink technology in the e-book. Even in bright light it looks very comfortable.

Back LCD Display

I can not use a machine that does not have an LCD on it. For me it’s a must have. The GFX 50s also uses a flexible LCD display to open both vertically and horizontally. I have never used the vertical one. I do not even know when to use it. In vertical shots are said to work. I do not do vertical shooting in general, so I did not have a chance to use it. I witnessed the setting of the default brightness for some time during shooting, which made me mistake me. I solved this situation by doing -2 from the given brightness value. I think someone who gets a new machine should do this first. Most of my photos were so dark because of this. It is good LCD  being touch. After shooting, looking at the photo with finger motion and checking the sharpness is both enjoyable and saves time. The touch AF point can also be selected. I tried, but it is not very useful in nature. On tripod steady shooting, it is much more functional. But if I were to still set the smallest AF point for precise shots, I would move with AF control. Touch AF is ideal for more voluminous objects. There is another feature that works well on the touchscreen LCD. Scale or histogram opens when you drag up or down on the screen. I think it’s a very well thought out shortcut. In fact, it is much better if shortcuts like double finger tapping, 3 finger tapping and similar functions can be added. For example, if you touch with two fingers and make a scrolling move, you can send that photo via Wi-Fi. Take great pictures with 3 finger movements ☺


Control Settings

A little more control buttons are on the machine body. There are more function assignment buttons. There are shortcut options for almost all your needs except video. The fact that the camera and the video shortcut on the Fujifilm X-T2 can not be assigned is a disadvantage for both photographers and video shooters like me. Every time I turn the dial to switch between video and photo, I lose position. When using the X-T1, I was able to get the video without changing the framing in the same settings as when I took the picture. Now I lose my framing and concentration somewhat. Can be reached through the drive on the video menu by two movement.

I saw the C setting on the ISO dial as different. When you bring it to C, you can translate the ISO from the front and rear dials, not from the top. This is a good thing I think. Because when you were looking  at the viewfinder you could have adjust the shutter speed and aperture, but it was an absence not to do  this for ISO. It’s good to be able to manipulate the shooting variables in seconds while looking at the viewfinder. To do this, you need to set the shutter speed to T mode. When we take the T mode, we can set a shooting time from 1/16000 to 60 minutes. There is 1/4000 Mechanical Shutter. Then the electronic shutter. Especially when you use an aperture diaphragm lense,  4000 shutter speed is very comfortable on the value. I used an electronic shutter several times while using a 63 mm lense. I saw the distortions I had not seen on the X-T1 before in some photographs. Soft patches are formed in the photo. This does not happen so often but it would be safe to shot back ups when using electronic shutter. Especially in the high shutter speeds on the Mountain Erciyes, that was cold that day, I experienced 1 lose every 10 shots. But in the following days I did not encounter the same mistake.

ES Sample to deformation 1/6400 Shutter f:2.8

There is also C mode on the diaphragm ring. In the same way, you can give control to the control unit. I do not think I will use this setting. Turning the diaphragm over the lens in tripod and stepped shooting can sometimes cause axis shift. I think I can use it in such situations.

What did I assign to the shortcut keys?

 

  • Self-timer setting
  • Exposure mode preview
  • AF area setting

Especially a shortcut for exposure preview is useful for seeing what I shoot in the dark. You also need to close the exposure mode in order to be able to see the scene in flash photography in studio. I use other shortcut keys in the factory setting.

The AF-S, AF-C, and M settings are also easily accessible. Drive mode is not a dial, but a button. There are print modes inside. But there is no panaroma shooting mode. There are no CH and CL modes in the other x models for burst shooting. There’s only one serial shooting setting. It would be unnecessary to set such a setting because it already shot 3 frames per second.

Batary

A battery is used on the left side of the machine that can shoot 400-500 frames. I can take a day out in my shots. But you still need a spare battery. The battery is not charged internally via the machine. The X-T2 seems to have made up for this a major shortage for the travel photographers. I would like to have this similar feature in the GFX 50s. I generally do not prefer to use extra grid.


Memory Card

One of the issues I am obsessed with is card support and card support provided by the machines. Two cards supporting UHS-2 speed can be installed in this machine. I used Fujifilm’s 64Gb UHS-2 card. I did not experience any blockage in series. But when I put the UHS-1 card, the machine slows down after a few shots in series. If you are considering using this machine and shooting in series, you should definitely buy a UHS-2. If you want a branding recommendation, I would recommend the fastest Lexar 2000x card from Fujifilm. I have this card. But when the computer was inserted for a long time, it was deformed and deteriorated. I think I should get it again. If you are not thinking about shooting in series, then UHS-1, which writes around 60-90 mbps, will suffice.

 

Using in Studio

As I mentioned earlier, I’m doing studio shoots with long-lasting product and commercial content. The GFX is very small in size besides the other machines I use. This difference in size makes it a relatively big advantage for others on tripods or for handheld shooting. LCD screen size and touch zoom and shooting controls can be done without the need of a computer. You can also connect to a computer and shoot directly from the computer with tethering support. I have not tried it yet because there is not a long usb cable under my hand. It looks like it will be enjoyable to use over Lightroom. We use the broncolor flash system in the studio. I’ve used the flash trigger in this machine the same way I used the lights before. In short, I can say the GFX50s is the most ergonomic medium format camera available in the studio.

100% Crop

Shooting quality is more successful because of the new technology. I did not find watering I mean  ‘moiré’, especially facing in close texture. I did not see it in the GFX when the other medium format machines started to show green and pink colors in the place where this drift was. I can also say that there is some advantage in giving details. I did not prefer to publish these comparisons here because of variables such as lens, distance and focal point used. But in the coming days these tests will be published on Dpreview.com. I am very curious as to the comparison between the new generation medium format and the past medium format.

Using in Nature

In the nature I have tested the use in two ways, with and without flash. In normal use, it is unnecessary to say once again, the advantages of being water and dust-resistant. I can say some things as shooting habits and ergonomics. Existing lenses do not have an anti-vibration system of 32-64 mm and 63 mm. I also thought that I would get clear squares with this machine because of my habit of using OIS lens. But I did not have OIS, so I had to use high shutter speeds. Or I had to take more discipline by breathing. I know that a 120 mm lens has OIS. But I did not try it because I do not have that lens yet. In short, you have to use it more carefully under the 1/125 instantaneous.


When the touch screen is active, the AF point slips to the corner when you accidentally touch your LCD screen with your hand. You need to bring it back to where you use it again. Touch screening can sometimes speed up your work, sometimes slow down, in some situations. The user has to set this setting according to his priorities. The machine fits comfortably together with the two lenses to an average shoulder bag with other apparatus. I used it like that. Even the wallet and other items were in the same bag. With 63 mm, the machine becomes much lighter and smaller. 63 mm corresponds to 50 mm in full square form. But it is not an angle I prefer because it reduces the atmosphere. I expect to experiment with the lens which is scheduled to go out this year and is equivalent to 35 mm in full frame. 32-64mm is a good quality and fast lens. The shortness of the zoom range increases the sharpness.
I used a double machine for a while. 50-140mm over the X-T2 and 32-64mm over the GFX. They were a great duo. But using two machines together, the person is being dragged into the confusion of concepts. With GFX, you choose a more careful AF point (I usually use a single point). I used zone mode with X-T2. If you take a wide angle shot with GFX and then shoot with another scene X-T2, the speed and clarity of the X-T2 will affect the human being. But when you come home and check the shots from the computer,  this time you can not see the detail and resolution on X-T2 as it is in GFX, and you say why do not you have everything on one machine? So someone who has X-T2 and has not had medium format experience. He might ask ‘What can GFX give me?’ My answer is clear. It picks up some speed but gives a very high quality photo.The preference here is completely owned by the user. I am still confused within the use of nature. High speed? Quality? In other words, if you want to use FF while you are on the Aps-c sensor, it is the same to request the middle format while using FF. In both, there will be a similar jump.


For someone who uses their photos entirely in social media and does not care too much detail, the X-T2 is a very good choice. But the GFX will be a better choice for those who will sell their sketches at the same time and exhibit in large prints. There will be a lot of difference between the print quality and every detail will appear on the photo. In fact, the X-T2 and GFX comparison is not exactly like machine comparison. Here is the size of the sensor to be compared. The advantages and disadvantages will manifest themselves for each user.

Here’s what I’m talking about here.
I would like to emphasize that I only put the adjectives such as good and quality in the photographs in a technical sense. There is no point in posting a picture of an idea and emotion – after which you can give emotion – from which machine. But there is a fact as follows. Some machines may give the desired emotion better. For example, if you want to capture the calmness of speed, you must use a fast machine. Or if you want to isolate your subject with soft back bokehs, you will need a sensor that can give you this. It’s really a confusing tool GFX. Once you enlarge the photo from the computer and look it up, it creates a quality threshold that will never come out of your mind. Whatever you do, your mind is staying in that quality.

I can not say that I tried to use flash in the nature very detailed. But I did a few shots with the EF-X500 flashes. I will try again with more professional paraflashes. This requires softboxes, generator systems. I know that light companies are doing something for GFX. But I do not know how long it will reach the end user. Normally you can do flash photography with any brand of model on the outside. However, you can only shoot with the supporting models for HSS (Fuji’s fp), which means high shutter speed.

AF Experience

According to a medium formata it gives a speed on the expected. On the first impressions I shared a video about AF-C performance. It provides a fast AF even though it is using the contrast detection method. Normally, the machines are able to grasp in two ways.  Contrast and phase detection. Contrast detection is more consistent than phase detection, although it is slower. Although phase detection is faster, contrast is not as consistent as detection. These two systems are used together in the latest machines. The GFX is only as sharp as the contrast detection method. It has a lot of sharpness points compared to medium format scales and has a crispness. You can also see the difference by comparing it with other intermediate formats.

The only point in selecting the AF area is a more stable result. A little further improvement is needed in the region selection. The machine can choose a different contrast area outside of your choice in the selected area. This undesirable possibility exists in systems with phase detection. It is good to be careful in the region selection. I especially recommend one spot, in intertwined tones and colors.

Dynamic Range

 

The machine offers a DR of 14 stops. The success of showing the tones of both, without sacrificing one of the dark and open spaces, is expressed as DR. What is practical in practice is obvious. In other words, the dark shadows should be able to see the details without falling down, the light gray shades without falling down. APS-C formats and most FF do not achieve this at the desired level.

The best place to see the Dynamic Range effect is Photoshop. If the dark areas are able to show details without blasting a few stops, or vice versa, DR can be said to be good. Obviously for the first time I shoot in the nature with a high DR machine. It was always a matter of curiosity. The photo interventions that I shoot require high DR. I am posing according to the most lightening place of the photo and opening the dark areas later. I could see the detail and the tone that I could not see until now. I encountered this machine after 4-5 stops for the sand blast I had encountered before opening two stops in advance. For bride and groom photographers, it is difficult to protect the detail of the bride and to show details of the bridesmaid. That’s where the DR works. DR is an advantage for me, I can make cinematic tones more comfortable. Each transition is very soft in these colors that you give me in these intermediate tones. It gives a rich transition result.

 

Adventages

  • Big sensor
  • Detail ability
  • Dynamic Range
  • FF sized and weighted body
  • Faster than the other medium formats
  • AF-C performance
  • Touch screen
  • From corner to corner sharpened lenses
  • Resistance body against water, dust and cold
  • Double UHS-2 SD card support
  • Soft bokeh
  • Upper  LCD screen
  • Fleksible vısor that can remove from the machine
  • Cheaper than the other medium formats

Disadventages

  • No OIS in 32-64 mm ve 63 mm lenses
  • No phase detection
  • No functional video features, eve there could be
  • Non-charging through machine
  • Not enough number of lens variaty ( 3 more lenses are on the road in this year)
  • Elektronic Shutter errors
  • The price is above most full-frame machines (similar to Canon 1dx Mark 2 and Nikon D5)

Fujifilm GFX 50s ile 20 gün

English version

İlk izlenimlerim için burayı, kendi çektiklerimden oluşan örnek  RAF dosyalarını indirmek için ise burayı tıklayın.

Aradan geçen 20 günlük sürede GFX 50s’in neredeyse birçok özelliğini kullandım. Bir haftalık ilk izlenimlerimden sonra çok daha fazla fotoğraf çektim. Gece, gündüz, portre, manzara içerikli fotoğrafların yanı sıra stüdyoda da denedim. Bu  makinayı merak eden birçok fotoğrafçı farklı sensörlerle farkını ya da kullanım alışkanlıklarını merak ediyor. Özellikle daha önce orta format makina  kullanmamış insanlarda bu merak çok daha fazla. Geçmişinde orta format tecrübesi olanlar ise karşılarına ne tür bir sonuç çıkacağını az çok kestirebiliyor.

Menü

GFX 50s diğer Fujifilm modellerinde olan menü ile birlikte geliyor. Menüler arası geçiş yapmak ve ayarları güncellemek oldukça basit. Çok kullandığınız menüleri “My Menu” başlığında toplayabiliyorsunuz. Böylece sık kullandığınız parametreleri değiştirmek için her defasında ilgili yerlere gitmiyorsunuz. Benim de bu menüye eklediğim yaklaşık 10 tane özellik var.  Fakat şöyle bir sorun var. Bir ayar yapıp, o sonucu deneyip tekrar gözden geçirmek istediğinizde en son kaldığınız yere değil ana menüye dönüyor. Bu da haliyle yorucu oluyor. Bir güncelleme ile düzeleceğini düşünüyorum.

Üst LCD Ekranı

Fujifilm X-T1 ve X-T2 de olmayan bu ekran, özellikle gece çekimlerinde ya da iç mekan çekimlerinde çok işe yarıyor. Makina kapalı olduğunda da çalışan bu ekranda çekim değişkenlerini, çekebileceğiniz fotoğraf sayısını vb ayarları görebiliyorsunuz.  Aynı zamanda video menüsüne geçtiğinizde video ayarlarını gösteriyor. Bu kadar kapsamlı olmasa da küçük bir üst gösterge ekranının X-T2’de de olmasını isterdim. Teknolojisini araştırmadım ama e-book’lardaki e-ink teknolojisini anımsattı bana. Parlak ışıkta bile çok rahat görünüyor.

Arka LCD ekran

LCD’si açılmayan bir makina kullanamıyorum artık. Benim için olmazsa olmazlardan. GFX 50s’de de hem dikey hem de yatay açabilmek için esnek LCD ekran  kullanılıyor. Dikey olanını hiç kullanmadım. Ne zaman kullanırım onu da bilmiyorum. Dikey çekimlerde işe yarayacağı söyleniyor. Pek dikey çekimler yapmadığım için kullanma fırsatım olmadı. Çekim yaptığım süre boyunca default parlaklık ayarının bazı çekimlerde beni  yanılttığına şahit oldum. Verilen parlaklık değerinden -2 yaparak bu durumu çözdüm. Yeni makina alan birisi bence ilk olarak bu ayarı yapmalı. Çoğu fotoğrafım bu yüzden koyu çıktı. LCD’nin dokunmatik olması çok güzel. Çekim yaptıktan sonra parmak hareketiyle fotoğrafa bakıp netlik kontrolü yapmak hem keyifli hem de zaman kazandırıyor. Dokunmatik Af noktası seçimi de yapılabiliyor. Denedim ama doğada çok da kullanışlı değil. Tripodlu sabit çekimlerde ise çok daha işlevsel duruyor. Ama ben olsam yine de hassas çekimler için en küçük AF noktası belirleyip AF kumandası ile hareket ederim. Dokunmatik AF bence daha hacimli nesneler için ideal.  Dokunmatik LCD üzerinde işe yarar bir özellik daha var. Ekranda aşağı ya da yukarı sürükleme hareketi yaptığınızda terazi ya da histogram açılıyor. Bence çok iyi düşünülmüş bir kısayol. Aslında çift parmakla dokunuş , 3 parmakla dokunuş gibi kısayollar ile benzer işlevler eklenebilse çok daha iyi olur. Mesela iki parmağınızla dokunup kaydırma hareketi yaptığınızda o fotoğrafı Wi-Fi ile gönderse.. 3 parmak hareketi ile de çok güzel fotoğraflar çekse 🙂

Kontrol Ayarları

Alışagelenden biraz daha fazla kontrol düğmesi makina gövdesinin üzerinde yer alıyor. Daha fazla fonksiyon atama butonu var.  Video hariç neredeyse tüm ihtiyaçlarınıza yönelik kısa yol seçenekleri var.Bu makina ve  Fujifilm X-T2’de video kısayolunun atanamıyor olması benim gibi hem fotoğraf hem de video çekenler için bir dezavantaj. Her defasında kadran çevirerek video ve fotoğraf arasında geçiş yapmak pozisyonu kaybetmeme neden oluyor. X-T1 kullanırken fotoğrafını çektiğim sahneyi aynı ayarlarda, kadrajı bozmadan videosunu da alabiliyordum. Şimdi ise bir şekilde kadrajı ve konsantrasyonu kaybediyorum. Video menüsüne drive üzerinden iki hamlede ulaşılabiliyor. Farklı olarak ISO kadranı üzerinde C ayarı gördüm. C’ye getirdiğinizde ISO’yu üst kadrandan değil ön ve arka kadranlardan çevirebiliyorsunuz. Bu bence iyi bir özellik. Çünkü vizörden bakarken enstantane, diyafram ayarını yapabiliyorken, ISO için bunu yapamamak bir eksiklikti. Vizörden bakarken saniyeler içinde çekim değişkenlerini yönetebilmek iyi olmuş. Bunu yapabilmek için enstantane ayarını T moduna almak gerekiyor. T moduna aldığımızda 1/16000 ile 60 dakika arasında bir çekim süresi belirleyebiliyoruz.  1/4000 mekanik Shutter var. Sonrasında ise elektronik shutter.  Özellikle açık diyaframlı bir ojbektif kullandığınızda enstantene 4000 değerlerinin üzerine çok rahat çıkıyor. 63 mm obejktifi kullanırken birkaç defa bende elektronik shutter kullandım. Daha önce X-T1 de rastlamadığım bozulmaları bazı fotoğraflarda gördüm. Fotoğrafta yumuşak yamulmalar oluşuyor. Bu her çekimde olmuyor ama yine de elektronik shutter kullanırken yedekli çekim yapmakta fayda var. Özellikle o gün soğuk olan Erciyes dağındaki yüksek enstantaneli çekimlerimde   her 10 çekimde 1 fire yaşadım.  Fakat sonraki günlerde aynı hatayla karşılaşmadım.

ES örnek bozulma. 1/6400 Shutter f:2.8

Diyafram halkası üzerinde de C modu var. Yine aynı şekilde kontrolü kumanda tekerine verebiliyorsunuz. Bu ayarı kullanacağımı sanmıyorum. Tripodlu ve basamaklı  çekimlerde objektif üzerinden diyafram çevirmek kimi durumlarda eksen kaymasına neden olabilir. Böyle durumlarda kullanabilirim diye düşünüyorum.

Kısayol tuşlarına ben ne atadım?

  • Kendi kendine çekim ayarı
  • Pozlama kipi önizleme
  • AF alan belirleme

Özelikle pozlama önizleme için kısayol atamak karanlık ortamlarda ne çektiğimi görmem için fayda sağlıyor. Bir de stüdyoda flaşlı çekimlerinde sahneyi görebilmek için pozlama kipini kapatmak gerekiyor. Diğer kısayol tuşlarını  fabrikasyon ayarında kullanıyorum.

AF-S ,AF-C,M ayarları ise yine kolay ulaşılabilir bir noktada. Drive modu ise kadran olarak değil, buton olarak geliyor. İçerisinde basamaklama modları var. Ama panaroma çekim modu yok. Seri çekim olarak ise diğer x modellerinde olan CH ve CL modu yok. Sadece bir tane seri çekim ayarı var. Zaten saniye de 3 kare çekim yaptığı için böyle bir ayar konulması da gereksiz olurdu.

Batarya

Makinanın sol yan tarafında kullanılan ve 400-500 kare çekim yapabilen bir pil kullanılıyor. Çekimlerimde bir günü çıkarabiliyorum. Ama yine de yedek bir pil gerekiyor. Makina üzerinden dahili olarak pil şarj edilmiyor. X-T2 bu yönüyle sehayat fotoğrafçıları için büyük bir eksikliği halletmiş görünüyor. Benzer özelliğin GFX 50s’de de olmasını isterdim. Extra grip kullanmayı genel olarak tercih etmiyorum.

Hafıza Kartı

Takıntılı olduğum konulardan bir tanesi de kart seçimi ve makinaların sağladığı kart desteğidir. UHS-2 hızını destekleyen iki kart takılabiliyor bu makinaya.  Ben Fujifilm markalı 64Gb UHS-2 destekleyen kart kullandım. Seri çekimlerde herhangi bir tıkanma yaşamadım. Ama UHS-1 kartı koyduğumda seri çekimlerde birkaç çekimden sonra makina yavaşlıyor. Bu makinayı kullanıp seri çekim yapacağınızı düşünüyorsanız kesinlikle UHS-2 almalısınız. Marka tavsiyesi isterseniz şayet Fujifilm üzerinden en hızlı çalışan Lexar 2000x kartını tavsiye ederim. Ben de bu karttan vardı. Fakat  bilgisayara uzun süreli takılı unutuca, çantaya koyup çıkarırken deforme oldu ve bozuldu. Tekrar edinmeyi düşünüyorum.  Ben seri çekim yapmayı düşünmüyorum diyorsanız da 60-90 mbps civarında veri yazan  UHS-1 yeterli olacaktır.

Stüdyoda Kullanım

Daha öncede bahsettiğim üzere uzun süredir ürün ve reklam içerikli stüdyo çekimleri yapıyorum. GFX kullandığım diğer makinaların yanında boyut olarak çok küçük kaldı. Bu boyut farkı, ister tripod üzerinde ister elde çekim için diğerlerine nispeten büyük bir avantaj sağlıyor. LCD ekran büyüklüğü ve dokunmatik yakınlaştırma ile çekim kontrolleri, bilgisayara gereksinim duymaksızın yapılabiliyor. Dilerseniz bilgisayara da bağlanarak tethering desteğiyle direk bilgisayar üzerinden çekim yapabiliyorsunuz. Elimin altında uzun bir usb kablosu olmadığı için henüz bunu denemedim. Lightroom üzerinden kullanmak keyifli olacağa benziyor.  Stüdyoda broncolor flaş sitemini kullanıyoruz.  Flaş tetikleyicisini bu makinaya takarak daha önce ışıkları nasıl kullanıyorsam, aynı şekilde kullandım.  Kısacası stüdyoda kullanılabilen en ergonomik orta format fotoğraf makinası GFX50s diyebilirim.

%100 Crop

Çekim kalitesi ise yeni teknoloji olmasından dolayı  daha başarılı. Özellikle sık dokularda karşılaşılan harelenmeye yani “moire” ye rastlamadım. Diğer orta format makinalarda bu harelenmenin olduğu yerde yeşil ve pembe renkler görünmeye başladığında GFX’de bunu görmedim. Detayları verme konusunda da yine bir miktar avantajlı olduğunu söyleyebilirim. Kullanılan lens, uzaklık ve  odak noktası gibi değişkenler nedeniyle bu karşılaştırmaları burada yayınlamayı tercih etmedim. Ama önümüzdeki günlerde Dpreview.com’da bu testler yayınlanacaktır. Yeni jenerasyon orta formatlar ve geçmiş dönem orta formatlar arasındaki karşılaştırmayı açıkcası ben de çok merak ediyorum.

Doğada Kullanım

Doğada kullanımı flaşlı ve flaşsız olarak iki şekilde test etmiş oldum. Normal kullanımda toza, suya dayanıklı olmasının avantajlarını bir kez daha söylemeye gerek yok. Çekim alışkanlığı ve ergonomi olarak bazı şeyler söyleyebilirim. Mevcut lenslerden 32-64 mm ve 63 mm üzerinde titreşim önleme sistemi bulunmuyor. Ben de OIS’li lens kullanım alışkanlığımdan dolayı bu makinayla da aynı özensizlikte net kareler alacağımı düşündüm. Fakat OIS olmadığı için yüksek enstantane kullanmak zorunda kaldım. Ya da nefes kontrolu yaparak daha disiplinli çekmek durumunda kaldım. 120 mm olan lensin OIS’li olduğunu biliyorum. Ama bende o lens henüz olmadığı için deneyemedim. Özetle 1/125 enstantanenin altında daha dikkatli kullanmak gerekiyor.

Dokunmatik ekrandan netleme aktif olduğunda yanlışlıkla eliniz, yüzünüz LCD ekrana değdiğinde AF noktası köşeye filan kayıyor. Tekrar kullanacağınız yere getirmeniz gerekiyor. Dokunmatik netleme tercihi kimi durumlarda işinizi hızlandırırken, bazen de yavaşlatabiliyor.  Kullanıcı bu ayarı  önceliklerine göre kendisi belirlemeli.

Makina iki objektifle birlikte ortalama bir omuz çantasına diğer aparatlarıyla birlikte rahat sığıyor. Ben o şekilde kullandım. Hatta cüzdan ve diğer ıvır zıvırlar da aynı çantadaydı. 63 mm ile makina çok daha hafif ve küçük hale geliyor. 63 mm tam kare formata göre 5o mm’ye denk geliyor. Ama atmosferi azalttığı için benim çok tercih ettiğim bir açı değil. Bu yıl çıkması planlanan ve tam karede 35 mm ye denk gelen objektifle denemeyi bekliyorum. 32-64mm ise kaliteli ve hızlı bir lens. Zoom aralığının kısa olması keskinliği arttırıyor. Bir süre çift makina kullandım. X-T2’nin üzerinden 50-140mm , GFX’in üzerinde ise 32-64 mm vardı. Harika bir ikili oldular. Ama iki makinayı bir arada kullanmak insanı kavram kargaşasına sürüklüyor. Haliyle GFX ile biraz daha dikkatli AF noktası seçiyorsunuz (bene genelde tek nokta kullandım). X-T2 ile de bölge modunu kullandım. GFX ile geniş açı bir çekim yapıp, sonrasında başka bir sahneyi X-T2 ile çekim yaptığınızda X-T2 nin hızı ve netlik tutarlılığı insanı etkiliyor. Fakat eve gelip bilgisayardan çekimleri kontrol ettiğinizde de bu defa GFX’deki detay ve çözünürlüğü X-T2’de göremediğinizde neden herşey tek makinada olmaz ki diye isyan ediyorsunuz 🙂 Yani X-T2 sahibi olupta daha önce orta format tecrübesine sahip olmayan biri “GFX bana ne verebilir” diye sorabilir. Cevabım ise net. Senden biraz hız alıp, karşılığında çok yüksek kaliteli bir fotoğraf  verir. Burada tercih tamamen kullanıcıya ait.  Doğada kullanımda benim hala kafam karışıyor. Yüksek hız mı? Kalite mi?  Başka bir ifadeyle Aps-c sensördeyken FF istemek neyse, FF kullanırken de orta format istemek etmek aynı şey. İkisinde de benzer sıçrama olacaktır.

Fotoğraflarını tamamen sosyal medyada kullanan ve çok fazla detay önemsemeyen biri için X-T2 çok iyi bir seçenektir. Fakat çektiklerini aynı zamanda satacak, büyük boylarda sergileyecek kişiler için GFX daha iyi bir tercih olacaktır. Baskı kalitesi arasında çok fark yaratacak ve her detay, fotoğraf üzerinde görünecektir. Aslında X-T2 ile GFX karşılaştırması tam olarak makina karşılaştırmaya benzemez. Burada karşılaştırılması gereken sensör boylarıdır. Avantajlar ve dezavantajlar  her kullanıcı için kendini gösterecektir.

Burada bahsettiklerim için bir parantez açmakta fayda var. Fotoğraflara iyi ve kalite gibi sıfatları sadece teknik anlamda koyduğumun altını çizmek isterim. Bir fikri ve duygusu olan fotoğrafın -o duyguyu verebildikten sonra- hangi makinadan çıktığının önemi yoktur.  Ama şöyle de bir gerçek var.  Bazı makinalarda istenilen duyguyu daha iyi verebilir. Örneğin hız esnasındaki dinginliği yakalamak isterseniz hızlı bir makina kullanmanız gerekir. Ya da yumuşak arka bokehlerle konunuzu soyutlayıp, yalnızlaştırmak isterseniz bunu verebilen bir sensöre ihtiyacınız olacaktır.

Gerçekten de kafa karıştırıcı bir alet GFX. Bir kere bilgisayardan fotoğrafı büyütüp baktığınızda bir daha aklınızdan çıkmayacak bir kalite eşiği yaratıyor. Ne yapsanız da, aklınız o kalitede kalıyor.

Doğada flaşlı kullanmayı çok detaylı denediğimi söyleyemem. Ama EF-X500 flaşlarla birkaç çekim yaptım. Daha profesyonel paraflaşlarla yeniden deneyeceğim. Bunun için softboxlar,  jenaratörlü sistemler gerekiyor. Işık firmalarının GFX için birşeyler yaptığını biliyorum. Ama ne kadar zamanda son kullanıcıya ulaşır bunu bilmiyorum. Normalde dışarda flaşlı çekimi her marka model ile yapabilirsiniz. Fakat HSS (Fuji’deki karşılığı fp) yani yüksek enstantaneli çekimler için sadece destekleyen modellerle çekim yapabilirsiniz.

AF Deneyimi 

Bir orta formata göre beklenilen üzerinde bir hız veriyor. İlk izlenimlerde AF-C performansı ile ilgili bir video paylaşmıştım. Kontrast algılama yöntemini kullanıyor olmasına rağmen hızlı bir AF sağlıyor. Normalde bilindiği üzere makinalar iki şekilde netleme yapabiliyor. Kontrast ve faz algılama.  Kontrast algılama,  daha yavaş olmasına rağmen faz algılamaya göre daha tutarlıdır.  Faz algılama ise daha hızlı olmasına rağmen, kontrast algılama kadar tutarlı değildir. Son çıkan makinalarda bu iki sistem bir arada kullanılıyor.  GFX ise sadece kontrast algılama yöntemine göre netlik sağlıyor. Orta format ölçeklerine göre çok fazla netlik noktası var ve hızlı bir netlemeye sahip. Bunu diğer orta formatlarla karşılaştırarak siz de farkı daha açık görebilirsiniz.

AF alanı seçiminde ise tek nokta daha istikrarlı bir sonuç veriyor. Bölge seçiminde biraz daha iyileştirme gerekiyor. Makina seçili bölgede, sizin isteğiniz dışındaki farklı bir kontrast alanı tercih edebiliyor. İstenmeyen bu  olasılık, faz algılamalı sistemlerde de var. Bölge seçimlerinde dikkatli olmakta vayda var. Özellikle birbirine geçmiş ton ve renklerde, tek noktayı tavsiye ederim.

Dynamic Range

Makina 14 stop değerinde bir DR sunuyor. Koyu ve açık alanların birinden birini feda etmeden, her ikisindeki tonları da gösterme başarısı  DR olarak ifade ediliyor. Türkçe’deki karşılığı ise “kontrast alan”.. Pratik de ne işe yarayacağı açık. Yani koyu gölgeler siyaha düşmeden, açık gri tonlar da beyaza düşmeden detayları görebilmek gerekir. APS-C formatlar ve çoğu FF bunu istenilen düzeyde çok başaramıyor.

Dynamic Range etkisini en iyi görebileceğiniz yer Photoshop’dur. Koyu alanları birkaç stop açınca fazla kumlanmadan detayları gösterebiliyorsa, ya da tam tersi açık alanları kurtarabiliyorsa DR’si iyidir diyebiliriz. Açıkcası ilk defa DR’si yüksek bir makina ile doğada çekim yapıyorum. Hep merak ettiğim bir konu idi. Çekim yaptığım fotoğraf müdahaleleri yüksek DR’ye ihtiyaç duyuyor.  Fotoğrafın en açık yerine göre pozlama yapıp, koyu alanları sonradan açıyorum. Şu ana kadar göremediğim kadar detay ve ton görebildim. Önceden iki stop açınca karşılaştığım kumlanmaya bu makina da 4-5 stop sonrasında rastladım. Gelin-Damat fotoğrafı çekenler için hem gelinliğin detayını korumak , hem de damatlığın detaylarını gösterebilmek zordur. İşte DR buralarda işe yarıyor. DR’nin benim için bir avantajı ise sinematik tonları daha rahat verebiliyorum. Her geçiş çok yumuşak olduğu içim verdiğiniz bu renklerde bu ara tonlara giriyor. Zengin geçişli bir sonuç veriyor.

Video

GFX50s video konusunu pek  öne çıkarmıyor. 1080p ve 30fps bir çekim sunuyor. X-T2’de ise bu değerler 4k ve 60 fps. X-T2 100 mbps verirken GFX 36 mbps veriyor. Bu değer X-Pro 2’deki değerle aynı. Kağıt üzerinde sonuçlar böyle. Ama orta formatın nimetlerinden olsa gerek ben videosunu çok yumuşak ve derinlikli buldum. Hobi amaçlı çekimler kesinlikle yapılabilir. Slow-motion gerektirmeyen profesyonel işler için de tercih edebilirim. Neticede üzerindeki lensler ile sinematik etki alınabiliyor. Ama X-T2’im varken video için GFX’i tercih etmem. Hem X-T2 ile OIS’li lensler kullanarak elde çekim yapma avantajları da var. GFX ile video çekecekseniz elde çekmeyi unutun. Ya omuzluk ya da tripod gerekiyor. Elde  birkaç çekim yaptım ama hepsinde titrettim. Ben ise doğaçlama video çekmeyi seviyorum. X-T2 ile  10-24 mm ve 50-140mm lenslerle elde güzel sonuçlar yakalıyorum.

Artılar

  • Büyük Sensör
  • Detay Kabiliyeti
  • Dynamic Range
  • FF boyutlarında ve ağırlığında gövde
  • Orta formatlara göre hızlı olması
  • AF-C performansı
  • Dokunmatik Ekran
  • Köşeden köşeye netlikte başarılı keskin lensler
  • Suya, toza ve Soğuğa dayanıklı gövde
  • Çift UHS-2 SD kart desteği
  • Yumuşak bokeh
  • Üst LCD ekran
  • Makinadan çıkabilen esnek vizör
  • Fiyatının diğer orta formatlara göre çok uygun olması

Eksiler

  • 32-64 mm ve 63 mm lenslerinde OIS olmaması
  • Faz algılama olmaması
  • İşlevsel video özellikleri olabilecekken, olmaması
  • Makina üzerinden şarj olmaması
  • Lens çeşitliliğinin henüz az olması (bu yıl 3 lens daha geliyor)
  • Elektronik Shutter hataları
  • Fiyatının çoğu full frame makinaların üzerinde olması (Canon 1dx Mark 2 ve Nikon D5 ile benzer fiyatlarda)

 

 

 

My first impressions of the Fujifilm GFX 50s

I met Fujifilm X series about 3 years ago and published my impressions, long usage test here. Since then I have taken many pictures on different occasions at this time. This machine accompanied me in dusty, foggy, rainy environments and on difficult roads. In these ways, I saw the boundaries of the machine, and the machine saw my boundaries. In  time we got a good sync between us. I recently met with the exciting new model X-T2. When I was to move to roads with this well designed video performance and many improvements machine, Fujifilm has sent me a completely different machine for my review.GFX 50s.

•43,8 x 32,9mm 51,4MP CMOS mid format sonsor

•X-Processor Pro processor

•Attachable 3,69M dot electronic viewfinder

•2.36M dot touch LCD display

•Compact and light body

•Weather resistant body

•FUJINON GF lens connection

I guessed from little whisper sites what machine looked like. But there is a lot of difference between showing you on paper and holding it in your hand. With the size and the speed, I was worried about what would happen to my senses. Would I be able to integrate with it?

I used the machine for about a week. The machine came at an unfortunate time. There was a seasonal change that was not exactly what I wanted. The atmosphere I wanted was not forming. In such cases, I will not take photos, I will take care of other things. But this time I did not. I’m interested in GFX. I did several experiments inside, not outside. By the end of the week I had a chance and lived on a four-season day. So I could have tested the machine on the conditions I really wanted.

 

AF-C Performance

First, I’m going to talk a little bit about the machine sensor. The machine is in the medium format class. There is a sensor bigger than the fullframe sensor 1.7. And here is the crucial point of the GFX. Extremely high detail and resolution’s consideration was weight, size and speed untilll today. I have been using the medium format models of the Hasselblad, Sinar brand for years in the studio environment. But I’ve been using these machines in computer-based stabilization. Thanks to these sensors we can see the magnificent details that we can not see in FF machines. Nearly all of the advertising photos we know are being filmed on these machines. Both high resolution and high detail, they are expensive, and their use as a hobby due to cumbersome work is minimal. The “medium format”  machines are a routine product for advertisement and fashion photographers, while it is a very unknown and unfamiliar format for amateur photographers. Fujifilm wants to break this understanding with the GFX 50s model. It may be related to the fact that they have not produced a FF machine for years. Fujifilm emphasizes that a medium format with fullframe dimensions and functionality is produced not only for commercial photographers but also for all photographers who want detail. This is not the only criterion here. In order to reach this large mass, the price had to be close to the full frame class. I can say that the price for other brands’s medium format users is quite reasonable. Wishers can make comparisons over the internet. As these machines become more widely used, I think prices will be lowered and medium format sensors will take over the FF sensors. Of course, all of this is due to the advantages of mirrorless systems.

I am enjoying medium format in a week without using computers, tripods, external apparatuses and without much attention. It is getting the best machine title I have used in this state. The limitations in details is known from full frame and ASP-C sensors. On a medium format machine, for example, if you take a portrait photograph, you can see all the pores in the face, each of the eyelashes and the hairpin in much more detail. Moreover, Photoshop has a lot more flexibility against interventions. If you do a lot of work, it will not deform easily.

The machine seems to have been prepared in general from the X-T2 design. If you have used X-T1 or X-T2 before, you can go straight ahead without ever having to learn the machine. That’s what I did. There is almost no term you will hear on the machine and on your menu for the first time. The photo terms you know. That is, it can be assumed that there are more complex settings or some terms in the medium format. There are no settings to surprise the user other than the settings we are familiar with. As with the X series machines, you can shoot every setting by the body, without entering the menu. You can assign the desired settings to the shortcut keys. After shooting the first few days, the machine makes itself forget. It has to be like that anyway. The resistance of the machine gives you confidence that you do not have worries like hiding the machine that is raining, it is dusting so I should stop shooting, try not running in this cold etc. Not a sensitive machine, shortly. I also experienced all the conditions that I had with the machine. Nothing happened. I stayed in a little dust storm in particular. I was quite comfortable when the large sandbags with cut-outs on the machine were making noise. Likewise, when I was in the snow storm at -10 degrees, I was in the same comfort.

 

As far as it is understood from my writing, this machine is most interested in me, it can be ‘’used outside”. I already know the quality. I have even seen it in my own comparisons that it works better than the current medium format machines. The real beauty is to be able to use it just like the X-T1 and also like the X-T2.

Does this design provide speed the same as outside usage of ergonomi?  This was the second subject I was curious about. The machine offers 1/4000 mechanical shutter and 1/16000 electronic shutter. You can shoot 3 fps RAW in a second. There are 425 AF points. There is an SD card slot that supports UHS 2 speed and offers dual card support. I was able to test all this on the field. The shutter speed generally reminds me of the X-T1. This is a very good value for a medium format machine. I’ve looked at a few random photos now. RAW photos take up an average of 116 MB. 10 photos are making 1 GB. So much data is required to write a very fast processor in a very short time.

Unlike many users, ISO is not a very important criterion for me. I do not apply too much to the ISO for the topics and times I like. But I still wanted to wonder and see the boundaries. Conclusion: In the low light conditions, you can shoot up to 6400 ISO in peace.

There is also a bi-directional LCD like X-T2 on this one. It also has a touch screen. What’s odd is I never used touch screen during this time. I just used it to see what I shot and to enlarge it. I am curious as to what advantages it will give me in focusing by touch. I will share my experiences in the days ahead.

These are my first impressions for a week. I will update this post occasionally. I am planning to share sample video edits, shooting comparisons and other topics again for DR (contrast area) performance here again.

Please write down your questions and opinions on the comment part.

 

 

Fujifilm GFX 50s İlk İzlenimlerim

Click for English version

Bu yazıdan sonra detaylı anlatım için burayı da okumak isteyebilirsiniz.

Bundan yaklaşık 3 yıl önce Fujifilm X serisi ile tanışmış ve izlenimlerimi, uzun kullanım testimi buradan yayınlamıştım. O zamandan bu zamana değişik koşullarda birçok fotoğraf çektim. Tozlu, sisli, yağmurlu ortamlarda ve zor yollarda bana eşlik etti. İşte bu yollarda hem ben makinanın sınırlarını gördüm, hem de makina benim sınırlarımı gördü. Gel zaman git zaman aramızda iyi bir senkron yakaladık. Geçenlerde ise heyecanla beklediğim yeni model X-T2 ile tanıştım. Video performansı ve birçok iyileştirmenin olduğu bu fotoğraf makinasıyla henüz yollara düşecekken, Fujifilm Türkiye incelemem için bana bambaşka bir makina gönderdi. GFX 50s.

  • 43,8 x 32,9mm 51,4MP CMOS orta format sensör
  • X-Processor Pro işlemci
  • Sökülebilen 3,69M nokta elektronik vizör
  • 2,36M nokta dokunmatik LCD ekran
  • Kompakt ve hafif gövde
  • Hava şartlarına dayanıklı gövde
  • FUJINON GF objektif bağlantı

Az çok fısıltı sitelerinden makinanın neye benzediğini tahmin ediyordum. Ama kağıt üzerinde size gösterilenle, elinizde tutmak arasında çok fark var. Büyüklüğü ve hızı ile birlikte bendeki hissiyatının ne olacağı en çok merak ettiğim konuydu. Onunla bütünleşebilecek miydim?

Makinayı kullanalı yaklaşık bir hafta oldu.  Makina bana talihsiz bir zamanda geldi. Hiç de benim istediğim gibi olmayan bir mevsim geçişi vardı. İstediğim atmosferler oluşmuyordu. Böyle durumlarda fotoğraf çekmez, başka şeylerle ilgilenirim. Ama bu defa öyle yapamadım. GFX ile ilgilendim. Dışarda değil, iç mekanlarda çeşitli denemeler yaptım.  Haftanın sonuna doğru ise şansıma neredeyse 4 mevsimi bir günde yaşadım. Böylece makinayı gerçekten  istediğim koşullarda test etmiş oldum.

 

Öncelikle makinanın sensöründen biraz bahsedeyim. Makina orta format sınıfında yer alıyor. Fullfreme sensörlerden 1.7 daha büyük bir sensörü var. İşte GFX’in can alıcı noktası da burası. Çok yüksek detay ve çözünürlüğün bu güne kadarki bedeli olan ağırlık, büyüklük ve hız konularına bir çözüm getiriyor. Bugüne kadar Hasselblad, Sinar markasının orta format modellerini  stüdyo ortamında yıllardır kullanıyorum. Ama o makinaları bilgisayara bağlı olarak stabil çekimlerde kullanıyorum.  FF makinalarda göremeyeceğimiz muhteşem detayları bu sensörler sayesinde görebiliyoruz. Bildiğimiz reklam fotoğraflarının tamamına yakını  bu makinalarda çekiliyor. Hem fazla çözünürlük hem fazla detay.  Pahalı olmaları ve hantal yapıları sebebiyle hobi olarak kullanımı ise yok denecek kadar az. “Orta format”  reklam, ürün ve moda fotoğrafçılarının bir rutini iken, amatör fotoğrafçılar tarafından ise çok bilinmeyen, çok rastlaşılmayan bir formattır.  Fujifilm,  GFX 50s modeliyle bu anlayışı kırmak istiyor. Yıllardır FF bir makina üretmemesinin sebebi ise bununla ilgili olabilir.  Fujifilm fullframe boyutlarında ve işlevinde bir orta formatı, sadece ticari fotoğrafçılar için değil, detay isteyen tüm fotoğrafçılar için ürettiğini vurguluyor. Burada tabiki tek kriter bunlar değil. Bu geniş kitleye ulaşabilmesi için fiyatını da full frame sınıfına yakın yapması gerekiyordu. Daha önce başka marka orta format kullananlar için fiyatının oldukça uygun olduğunu söyleyebilirim. Dileyenler internet üzerinden karşılaştırmalarını yapabilirler. Bu makinalar çokça kullanılmaya başladıkça fiyatların daha aşağıya çekileceğini ve orta format sensörlerin, FF sensörlerin yerini alacağını düşünüyorum.  Elbette bütün bunlar aynasız sistemlerin avantajları sayesinde oluyor.

%100 Crop

Bilgisayar, tripod, harici aparatlar kullanmadan ve fazla dikkat çekmeden bir haftadır orta format keyfini yaşıyorum. Bu haliyle  kullandığım en iyi makina ünvanını alıyor. Full frame ve ASP-C sensörlerden alacağınız detayın limiti bellidir. Orta format bir makinada ise  örneğin bir portre fotoğrafı çektiyseniz yüzdeki tüm gözenekleri, kirpiklerin her birini ve saç tellerini çok daha detaylı görebilirsiniz. Üstelik Photoshop ile müdahalelere karşı esneklikleri çok daha fazla. Fazla fazla işlem yapsanızda kolayca deforme olmaz.

f:4 iso:100 32-64 mm

%100 Crop

f:4 iso:100 32-64 mm

%100 Crop

 

Makina genel olarak X-T2 tasarımından yola çıkılarak hazırlanmış gibi. Daha önce X-T1 ya da X-T2 kullandıysanız makinayı hiç kurcalamanıza bile gerek kalmadan doğruca çekime gidebilirsiniz. Ben de öyle yaptım. Makina üzerinde ve menüsünde ilk defa duyacağınız bir terim neredeyse yok. Bildiğiniz fotoğraf terimleri. Yani orta format denilince daha kompleks ayarların ya da bazı terimlerin olacağı varsayılabilir. Aşina olduğumuz ayarların dışında kullanıcıyı şaşırtacak bir ayar yok. Yine X serisi makinalarda olduğu gibi menüye girmeden her çekim ayarını gövdeden yapabiliyorsunuz. Kısayol tuşlarına istediğiniz ayarları atayabiliyorsunuz.  İlk birkaç günden sonra çekim yaparken makina kendini unutturuyor. Zaten öyle de olması gerekiyor.  Yağmur yağdı makinayı saklayım, toz var çekim yapmayım, bu soğukta çalıştırmayım gibi endişeleri yaşamadığınız için makinanın direnci size güven veriyor. Hassas bir makina değil kısacası. Ben de makinayla bu dediğim koşulların hepsini yaşadım. Hiç de birşey olmadı 🙂  Özellikle bir ara minik bir toz fırtınasının içinde kaldım. Makinaya değen kesekli iri kum taneleri çıt çıt ses çıkarırken oldukça rahattım. Aynı şekilde -10 derecede  kar fırtınasının içinde kaldığımda da aynı rahatlıktaydım.

Bu makinada beni en çok  ilgilendiren yazdıklarımdan da anlaşılacağı gibi “dışarıda kullanılabilmesi”. Kalitesini zaten biliyorum. Hatta hali hazırdaki orta format makinalarından daha iyi sonuç verdiğini kendi kıyaslamalarımla  gördüm. Asıl güzellik ise dışarıda tıpkı X-T1 gibi kullanabilecek olmak. Hatta X-T2 gibi.

Ergonomi olarak dışarıda kullanılmayı mümkün kılan bu tasarım hız olarak aynı şeyi sağlayabilecek mi? Bu da merak ettiğim ikinci konuydu. Makina1/ 4000 mekanik shutter ve 1/16000 elektronik shutter sunuyor. Saniyede 3 fps raw çekim yapabiliyorsunuz.  425 Af noktası var. UHS 2 hızını destekleyen ve çift kart desteği sunan SD kart yuvası var. Bütün bunları sahada test etme imkanım oldu. Çekim hızı genel olarak bana X-T1’i anımsattı. Bu orta format bir makina için çok iyi bir değer. Rastgele birkaç fotoğrafıma baktım şimdi.  RAW fotoğraflar ortalama 116 MB yer kaplıyor. 10 fotoğraf çekseniz 1 gb yapıyor. Bu kadar veriyi çok kısa sürede karta yazmak için çok güçlü işlemci gerekiyor.

f:9 iso:100

 

Birçok kullanıcının aksine ISO benim için çok önemli bir kriter değil. Tercih ettiğim konular ve zamanlar gereği çok fazla İSO’ya başvurmuyorum. Ama yine de merak edip sınırlarını görmek istedim. Sonuç: Düşük ışık koşullarından 6400 ISO’ya kadar elinizde gönül rahatlığı ile çekim yapabilirsiniz.

6400 iso örnek;

X-T2 ile gelen çift yönlü açılır LCD bu makinada da var. Üstelik dokunmatik bir ekrana sahip. Ne tuhaftır ki dokunmatik ekrandan çekim yapmak bu süre zarfında hiç aklıma gelmedi. Sadece çekim yaptıklarımı görmek ve büyütmek için kullandım. Dokunmatik olarak netlemenin bana ne gibi avantajlar sağlayacağını merak ediyorum.   İlerki günlerde deneyimlerimi paylaşırım.

Bunlar bir haftalık ilk izlenimlerimdi. Bu yazıyı ara sıra güncelleyeceğim. DR (kontrast alan)  performansı için örnek video editleri, çekim karşılaştırmaları ve başka konuları yine burada paylaşmayı düşünüyorum.

 

AF-C Performansı ile ilgili kıs abir video..

 

Sizlerde soru ve görüşlerinizi yorum kısmından yazabilirsiniz.

 

 

 

 

Instagram ve Diğerleri

Instagram'a yüklenen ilk fotoğraf

Instagram’a yüklenen ilk fotoğraf

Fotoğraf artık ele avuca hiç sığmaz oldu. Bugüne kadar dizginlenmesi için o kadar çok tanımlama, kategorilendirme yapılsa da bir yere konulamadı.   Deklanşöre bastıktan sonraki çıkan görüntüye isim bulmak için ne kavgalar verildi, ne paneller düzenlendi ve ne yazılar yazıldı. Kimi belge, kimi anlam kimi ise sadece anı dedi. Belge diyen anlamcıyla, anlam diyen belgeciyle her ikisi birden anıcıya laf yetiştirip durdu. Anı çeken hep dışlanan tarafdaydı. Tatilde çektiği güneş fotoğrafını akrabalarına göstermekle meşgul olduğu için bu kavgaların biraz da seyircisi durumundaydı. Diğerleri bir şeyler yazar bu okurdu, diğerleri fotoğraf çeker bu imrenirdi. Aklında kalan dağınık sözcükleri de yine arkadaşlarına ve akrabalarına anlatırdı. Gördüğü güzellikleri çekerken keyif almak dışında  pek de bir beklentisi yoktu. Anlamcılar ve belgeciler ise kendi aralarında aforizma savaşı  yapıyordu. Bu aforizmalar kitaplaşıyor ve yeni nesillere naklediliyordu. Bu yüzden de “fotoğrafa yeni başladım bari gidip bir kitap alıp da okuyayım” diyenler karşılarında bu isimleri görüyordu. Analogdan dijitale evrilme esnasında kapanan, sadece kırsal yerlerdeki fotoğraf stüdyoları değildi. Bir devir de kapanmıştı. Fotoğraf artık baskılı olmak zorunda değildi. Bu dönemde yine fotoğrafı avuçlama güdüsüyle yeni tanımlar üretildi ama fotoğraf hiç de ele avuca gelmedi. Bütün bunlar yaşanırken gözlerden ırak yerlerde elit sergiler düzenleniyor ama davet eden ve edilenlerin dışında kimsenin haberi olmuyordu. Hala da olmuyor 🙂 Çünkü o grup ise hepsini birden dışlamıştı 🙂

Günün birinde Instagram diye bir şey icat ettiler. Herşey alt üst olmaya başladı. Bana göre çoktan  alt üst oldu ama kanıksanması uzun sürecektir 🙂 Anı fotoğrafı çekenlerin intikamıydı bu. An itibariyle 300 milyonluk bir nüfusuyla konuşma sırası onlara geçti. Kendi yarattıkları döngü içerisine ise “ fotoğraf bu olmalıdır” diye tavır takınan kimseyi almıyor, kabul etmiyor, hepsini birden dışlıyor. Üstelik fotoğraf makinası üreticilerine Wi-Fi zorunluluğu bile getirdiler. Çok güçlüler. Like ile beslenen ve günden güne daha da devleşen bu grup önüne çıkan tüm yargıları yıkıyor ve öylece bırakıyor. Herhangi bir tanımlama da bulunmadığı gibi, kime neyi yapması gerektiği konusunda da herhangi bir öğretide bulunmuyor. Öylesine çekilmiş bir köpek fotoğrafının görsel bir devrime neden olacağını kim bilebilirdi ki?

Kimi fotoğraf çöpülüğü, kimi ise sosyal paylaşım alanı dedi onun adına. Kimi ne güzel fotoğraflar var derken, kimi saçma sapan abartılı fotoğraflar dedi.. Fotoğrafı tanımlayıp yönetmeyi düşünen önceki kitle “yönetme” amacını gerçekleştiremeyince bu defa da Instagram’ı tanımlama yoluna gitti. “Ne o öyle ? kare fotoğraf mı olur? Öyle şey mi olur?” diyerek kavga egzersizi yapmaya başladı benzer düşüncedeki arkadaşlarının yanında. Hem kare fotoğrafın altın kesim noktası, oranı nasıl olacaktı ? Bugüne kadar okuduğu fotoğraf sanatı(!) kitaplarındaki örnek fotoğraflar hep uzundu. Öğretilerde uzun fotoğrafın bir tarafına bir şey koyuyorsan diğer tarafına da bir şey koy ki fotoğraf devrilmesin” deniliyordu. Ödüllendirilen bütün fotoğraflar uzundu Artık böyle fotoğraflardan iki instragram karesi elde ediliyor 🙂  Tüm  hayaller dikdörtgen kurulmuştu. Hayır mümkün değil kare olamaz, olmamalıydı 🙂 Yoksa arşivindeki onlarca fotoğraf yalnızlaşacaktı. Öyle ya günümüzün gizli diktesi “herşeyi paylaşın” yönündeydi. Uzak ülkelerden çoğunlukla parayla kaydolunarak toplanan yarışma  puanları ile yaşayan Uluslararası fotoğraf sanatçıları (!) ise, kendi serüvenlerinin haklılığını daha yüksek sesle anlatmaya çabalarken, Instagrammerlar ise adeta hayat veren like serumları ile büyümeye devam ediyor. Kazananın daha popüler olacağı “Puan”larla, “Like”’ların dillendirilmemiş savaşı..  Fotoğrafla ilgilenmeye başlamış  erken yaştaki biri,  bilindik fotoğraf sanatçıları(!)ndan önce Instagram fenomenlerini tanıyacak.  Teknolojik nedenlerden dolayı da kimin kazanacağı  kaçınılmaz görünüyor.

“Eline fotoğraf makinası alan kendini fotoğrafçı zannediyor” cümlesinin özneleri ellerindeki cep telefonları ile İnstagram’ın mabedi sayılacak  Eyfel kulesini turlarken, puan fotoğrafçıları ise  hala en iyi sürü fotoğrafını çekene  plaket verme derdinde..

Bugün bu mecrayı acımasızca eleştirenlerin bir kaç yıl içinde usuldan usuldan oraya yanaşacaklarını kestirmek ise hiç de zor değil. Bu hep böyle oldu.  Instagram, kalıplaşmış olan  fotoğraf anlayışını yok edecek gibi görünüyor. Bu iyi haber sayılabilir.. Kötü haber ise bütün bunların kimlere yarayacağını biliyor olmamız.

Fotoğraf ın son mecrası Instagram olmayacaktır elbette.  Belki de topyekün dijiatele karşı gelip yeniden eski günlere döneriz 🙂

Fotoğraf Eğitimleri Üzerine..

Bu konu eğitmen, eğitimcinin eğitimi , katılımcı beklentisi, eğitim süresi, eğitim yeri, eğitim niteliği gibi birçok açıdan ele alınabilecek bir konu. Hepsine değinmek yerine özellikle gözlemlediğim konularda bir şeyler söyleyebilirim. Fotoğrafı bir eğitim programıyla öğrenmek ve geliştirmek isteyen için kabaca 3 evreden söz edebilirim: Temel eğitim, ustalık kazanma ve fikirsel üretim.

Ülkemizde belki de en az sorun olan “temel eğitim” sürecidir. Çünkü temel konularda bilgili eğitmenlerimiz olduğu kadar, teknik anlamda size her türlü bilgiyi kısa sürede verecek kaynaklar da fazlaca var. Bunun için internetteki kısa bir aramadan sonra bir çok eğitim videosu, teknik makale ve teknik tartışmalara ulaşılabiliyor. Ayrıca fotoğraf dergileri ve eğitim DVD’lerinden de istifade edilebilir. Temel eğitim seminerleri ülkemizde ortalama 1-1,5 ay sürüyor.

İkinci evre olan ustalık edinme dönemi, mevcut teknik bilgilerin refleks haline dönüşmesini sağlayan ve bu bilgilerin bir konuya dahil edildiği dönemdir. Fotoğraf ekipmanları bu dönemde vücudun bir uzantısı haline dönüşür. Kişinin üzerindeki teknik baskı artık yoktur. Karşılaştığı bir durumda ekipmanlarını nasıl yönetmesi gerektiği konusunda fazla düşünmez. Onu ilgilendiren daha çok kafasındaki görüntüyü doğadan çalmaktır. Ustalık evresinde fazla tekrar esastır. Ancak bu şekilde bilgiler pekiştirilir. Bu sayede düşünceyi işgal eden teknik ayarlamalar fotoğrafçı için bir yük olmaktan uzaklaşarak, fotoğrafçının çekeceği konuya odaklanmasını sağlar. Ustalık edinme nispeten daha uzun bir süre isteyen, eğitimcisine çok iş düşüren bir dönemdir. Ülkemizde kişisel ya da dernek bünyesindeki çeşitli atölyelerle bu konuda çalışmalar yapılıyor. Ama sayıları çok az.

Kişilerin yaratıcı yönlerini açığa çıkaracak koşulların sağlanacağı “fikirsel üretim” evresinde ise ustalık dönemindeki “konu” odaklı çalışma yerini “fikir” odaklı çalışmaya bırakır. Bu evrede özellikle fikir ve estetik üzerine yoğunlaşılır. Yaratıcılık, öğretilecek bir şey olamayacağından, buradaki katılımcıların belirli bir olgunlukta olması avantaj sağlar.

Bu üç aşamadan eksikliği en çok hissedilen bana göre ustalık dönemidir. Yeterli teknik bilgiye sahipsiniz ama sonuçlara yansıtamıyorsanız ustalık eksikliğindendir. Yarış atı denilebilecek bir fikir, yanlış ya da eksik uygulamalardan dolayı sütçü beygirine dönüşebilir. Etrafımıza baktığımızda fotoğrafçıların çoğunluğunun sadece kısmi bir teknik bilgiye sahip olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu da fotoğraf denilen şeyin ne olduğu konusunda bir aldatmaca yaşatıyor. Örnek vermek gerekirse.. Tarihe damgasını vurmuş belgesel fotoğraflarda altın oran arayan, ufuk çizgisi eğri mi acaba diye ölçen, kurgusal marifetleriye ortaya harika işler çıkaran dehaların fotoğraflarını “bunlar doğal değil, Photoshop” diye yorumlayan, Vietkonglu gerillanın öldürülme sahnesine baktığında enstantene süresini anlamaya çalışan bir sonuç ortaya çıkıyor. Kısacası tüm fotoğraf olayları teknik bir zemine çekilerek yorumlanmak isteniyor. Neticede herkes elindeki bilginin yeterli olduğu yanılgısını yaşıyor ya da kasten yanıltılıyor. Kasten yanıltma ifadesini özellikle kullandım. Fotoğraf denilen şey eğer ki teknik bir başarıysa ülkemizde çok sayıda fotoğraf sanatçısı, üstat vs var. Eğer ki fotoğraf fikirsel dayanağı olan estetik kaygılar güden bir uğraş ise o zaman ortada üstat da kalmaz, fotoğraf sanatçısı da. Yani teknik düzlem birçoğu için insanı yormayan, güvenli bir alandır. Bu yüzden “fotoğraf” bazıları tarafından öyle zannetiriliyor. Etik olarak, eğitmenler, katılımcıların fotoğraf hedeflerini teknik şablonlara hizalamaktan kaçınmalıdır.

Sosyolojik bir tespit olarak da yaygın bilgi vasat bilgidir. İnternetten arama motoruna “iyi fotoğraf nasıl çekilir” diye yazdığımızda, maddelere ayrılmış pratik önerilerden onlarcasına ulaşabiliriz. Elbette bu maddeler, birbirine benzeyen kolaycı bilgilerdir. Karşımıza çıkan bu sonuçlarda “kalite” ve “iyi” kavramlarının teknik düzeyde ele alındığını unutmamak gerekir. Vasat düzeydeki kişisel gelişim öğretilerini anımsatan, “10 maddede iyi fotoğraf çekmenin sırları”, “kaliteli fotoğraflar için 20 ipucu gibi ” yönlendirmelere çok fazla itibar edilmemelidir. Çünkü “kolay”, “zahmetsiz”, “hemen” gibi ifadeler fotoğrafın değil çoğunlukla endüstrinin dilidir. Endüstrinin derdi ise herkesi fotoğrafçı zannetirmektir.

Diğer bir hata ise fotoğrafın, fotoğraf kitaplarından öğrenileceği yanılgısıdır. Oysa ki hayat deneyimlerimiz, farklı branşlardaki bilgilerimiz ve hayal gücümüz, fotoğraf kitaplarından daha çok yardımcı olur bize.

Fotoğrafta Kapalılık Üzerine

Fotoritim Röportajından 2013

Fotoğraf sanatçıları ile uzun süreden yani dergimizin ilk günlerinden beri gelen bir uyuşmazlığımız var. “Fotoğraf yazıya, açıklamaya, anlatıma ihtiyaç duymaz”, “Bırakın benim kim olduğumu da çalışmalarıma bakın”, “Sanat evrenseldir, bu yüzden sadece sunun gerisini izleyene bırakın”, “Kendimi anlatmayı sevmem, fotoğraflarım beni anlatır”, gibi gibi… Bir sanatçıyı tanımadan onun eserlerine bakmak, anlamaya çalışmak benim için eksik bir boyut olarak gözüküyor. Ekseri şu örneği veririm; Jack London’un hayatını bilmeden romanlarını okumak, Özdemir Asaf’ı tanımadan onun şiirlerinden tat almaya çalışmak. Hep eksik, tam değil. Ancak fotoğrafçılarımız –bazen yabancılar da- bundan ekseri kaçıyorlar, kaçınıyorlar daha doğrusu. Sen ise yazmaya başladığım zaman asıl fotoğrafa başladım dedin. Bu bence bir tercih, prensip meselesi olmamalı diye düşünüyorum. Tabii her sanatçının kalemi, anlatımı güçlü olmayabilir ama “kapalılık” biraz bana garip geliyor, ne dersin?

Bu soruya bir genelleme yaparak yanıt vermek doğru olmaz.  Yapan ve izleyeni anlamak  açısından hayli karışık süreçler var. Çünkü ortada “sanat sahibi”, “fotoğraf sahibi” ve bir de “fotoğraf makinası sahibi” kişiler  var. Karşısında da aynı tanımlamaların izleyici modeli var. “Fotoğraf makinası sahibi” birinden, sanatsal bir tat beklemek adına onu tanımaya kalkıştığımızda karşımıza muhtemelen emekliliğin tadını çıkartmaya çalışan bir amca çıkacaktır.  Henüz sanatsal üretimi olmayan bir fotoğrafçıyı merak ettiğimiz de da karşımıza kafası karışmış bir amatör çıkabilir. Bazı fotoğraflar sahibinden daha güçlüyken, bazı fotoğrafçılar ise kendi  fotoğraflarından daha güçlü. Bazı insanlar, yazı, beste ya da resim  yeteneği olmasına rağmen fotoğrafı tercih ederken , bazı insanların ise bir şeyler yapamadığı için  fotoğrafçılıkla ilgilendiğine şahit oluyoruz. Yine bazı insanların elinden fotoğrafı aldığınızda geriye bir şey kalmazken, bazılarının ise fikirlerini ifade etmek için  herhangi bir enstrümana  ihtiyaç duymadığını görebiliriz.

Böyle bir durumda ister istemez iyi denilecek bir  fotoğrafın arkasında fikir olgunluğuna sahip  bir bünye göremediğinizde, kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz. Sevdiğim bir yazarla tanıştığımda bana; “boş vakitlerimde yazmayı çok seviyorum”, “yazmak önemli”, “yazı çok iyi bir şey” gibi vasat cümleler kurduğunu düşünün. Böyle bir durum karşısında “o ses, bu bünyeden nasıl çıkmış, hayret!” diyerek bir hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz oluyor. Sonrasında o insana duyduğunuz hayranlık azalıyor, tılsım kayboluyor. Sorunda bahsettiğin yüksek tat alma durumu  her zaman gerçekleşmeyebilir.   Yani “bir fotoğrafın sahibini tanımak gerekir” dediğimizde, karşımıza ürettiğiyle eş değer olmayan birinin çıkma ihtimali de var. Böyle bir fotoğrafçının “ben anlatılmaz, yaşanırım” diyerek kendisini fotoğraflarının arkasına gizlemesi, onun adına iyi bir fikir gibi duruyor. Sanatla uğraşan insan genellikle bir şeyi dert edinen insandır. Ona bir mikrofon uzattığınızda “hayır ben konuşmuyorum, lütfen sadece fotoğraf” dememeli diye düşünüyorum. Kendisinden beklenen konuşma ya da yazma yeteneği değil elbette ama fotoğrafının hangi dünya görüşü ve hangi değer sistemlerini eleştirmek üzerine  inşa edildiğini de bilmek için, onun açılımlarına az da olsa ihtiyacımız var. Bunu da ancak onu daha fazla tanıyarak elde edebiliriz.

Peki o halde dolaşımda bulunan her fotoğrafın altında bir açıklama metni mi yazılacak? İnternette, sergide, duvarda gördüğümüz her fotoğrafta “bu fotoğraf şu sebeplerden dolayı çekildi” diye bir ibare mi olacak? Elbette ki bu da mümkün değil. Çünkü fotoğrafın kendisi zaten bir ifade yöntemi. Sergilediğimiz her fotoğrafın altına bir de heykelini ya da resmini yaptığımızda ortaya çıkan manzara nasıl absürt olacaksa her fotoğrafı metinlerle desteklemek de aynı oranda absürt olacaktır.

Bu karmaşaya neden olan şey belki de, geçmişten günümüze bir alışkanlıktan olsa gerek “fotoğraf” denilince aklımıza “tek kare”nin gelmesidir. Portfolyo, proje ve bütünlük anlayışları yeni yeni fotoğraf literatüründe kabul görmeye başladı. Fotoğraf yarışmaları, paylaşım mecraları tek fotoğraf üzerine olunca ve yorumlamalarda tek fotoğraf üzerinden gerçekleşince  konuştuğumuz birçok şey havada kalıyor. Tekil fotoğraf izleyicisi fotoğrafçıdan “imkansız görüntüler” sunmasını bekliyor. Ona göre bir fotoğrafta “ tam şimşek çakarken, uçan kuşun ağzında balık olmalı ve o esnada yolda yürüyen iki sevgilinin gölgesi kalp şekline benzemeli”.  Fotoğrafı böyle gören, zanneden bir kitle için de “portfolyo” fikri anlamsız gelecektir.  Bir şey yazsanız da okumayacaktır. Fotoğrafı görsel bir derleme olarak tanımladığından olsa gerek,  tüm ifadelerin kitabın kapağında olmasını bekleyecektir.

Tek fotoğraf anlayışını bir tarafa koyup “portfolyo” üzerinden yorum getirirsek durum daha anlaşılır olacaktır. Günümüzde fotoğraf sergisi ya da portfolyo sunumlarında “manifesto” yazılması akla daha yatkın geliyor. Bir manifesto, izleyiciye bakılması gereken pencereyi işaret eden sözel bir katkıdır. Bir kitabın önsözü gibidir. Porfolyo ya da proje çalışmalarında her bir fotoğraf ana fikrin parçalarıdır. Fotoğrafçının neyi kaygı ettiğini ve bu fikri desteklemek amacıyla nasıl bir yol izlediğini, çalışmalarının fikrini tam olarak karşılayıp karşılamadığını daha iyi görebiliriz. Fotoğrafçı bu açıklamayla bir anlamda izleyiciyi de pasif konumdan alarak tartışmaya dahil eder. Fotoğrafın “çok anlamlı” dünyasındaki olası yanlış değerlendirmelerin önüne geçerek, kendi fikir dünyasına odaklanmasını sağlar.

“Kapalılık” konusunu özetlemek gerekirse, iyi olmayan şeylerin yüksek sesle, her mecrada ve sürekli  konuştuğu günümüzde, sanatçının sesinin daha gür çıkması gerekir diye düşünüyorum. Fotoğrafı “seyirlik” olmanın ötesine ancak bu şekilde taşıyabiliriz.

Hüseyin Taşkın

Bunlarda Photoshop var mı?

“Photoshop” sözcüğü anlam erozyonuna uğradığı-uğratıldığı için ayrıca da ucuz örneklerin fazlaca yaygın olması nedeniyle “hormonlu, kolaycı, yapay” gibi çağrışımlara neden oluyor. Her türlü gelenekçi anlayış, yeni icatlar karşısında genellikle ucuzlatma mekanizmasını devreye sokabiliyor. “ Gerçek değil ki, Photoshop bu”, “Dijital çıktı mertlik bozuldu” vs. gibi ifadeler de bu düşüncenin bir uzantısı olarak günümüze kadar geldi. Bu yüzden konuyu sadece Photoshop ekseninde değerlendirmek yerine, karanlık odanın günümüzdeki ikamesi olan “aydınlık oda” tanımıyla devam ettirmek yerinde olacaktır.

Dijital fotoğraf ve Photoshop’un ilk zamanlarında maruz kaldığı tanım kirliliği nedeniyle, günümüzde “aydınlık oda” yardımıyla fotoğraf üretenler ne yazık ki bu yanlış algının hedefinde olabiliyor. Oysaki aydınlık oda denilince benim aklıma “kurgu, yaratıcılık, deneysellik” gibi pozitif anlamlar geliyor. Öte yandan bu programlardan destek alarak fotoğraf üretmek hiç de kolay değil. Sonuca ulaşmak için, teknik ve fikirsel bir yol izlenmesi gerekiyor. Kullanılacak görseller için çekim planları yapmak, doğru zamanda, doğru ışıkta ve uygun ekipmanla çekmekte yine gereklilikler arasında. Bu açıdan geleneksel fotoğraf, dijital-kurgu fotoğraflarının zaten bünyesindedir diyebiliriz. “Aydınlık oda daha zahmetsizdir” yorumlarına çok katılmıyorum. Bazı fotoğraflar günler alabiliyor.

Öyle gerçeküstü fotoğraflar var ki, hiçbir şekilde doğrudan fotoğrafla elde edilemez. Aynı şekilde öyle an fotoğrafları var ki, hiç bir aydınlık oda da yapılamaz. Eğer ki mesele yapaylıksa doğrudan fotoğrafla elde edilen o kadar çok mizansen fotoğraf anlayışı var ki… Eğer ki sorun sahici olmamaksa, tarihteki en büyük fotoğraf yalanlarını doğrudan fotoğraf çekenler söylemiştir. Hatta konuyla ilgili Lewis Hine bize şöyle der; “Fotoğraflar yalan söylemez, ama yalancılar fotoğraf çekebilir. ”

Günümüzdeki aydınlık oda tepkisi sanırım biraz ağız alışkanlığı. Çünkü bu tepkiyi duyanların tamamına yakını şu an dijital fotoğraf makinası sahibi ve basit de olsa bir fotoğraf düzenleme programına sahip. Hatta her fotoğraf makinasının içinde mini Photoshop’lar var diyebiliriz.

Eski sinema filmlerinden aklımızda kalan; fotoğrafların mandallar yardımıyla iplere asıldığı kırmızı ışıklı karanlık odalar bize hala çok sempatik geliyor. Ama bu sadece görüntü oluşturmanın teknik bir yöntemidir. Fotoğrafın kendisi değildir.

Belki de tepki diye adlandırdığımız şey, etrafımızdaki her şeyin çok hızlı değişmesi ve bizimde bu değişim karşısında duyduğumuz hüzünle karışık endişedir. Geçmiş zamanda dokunarak, görerek, koklayarak ve hissederek oluşturulan fotoğrafların, zamanla sadece tek bir duyu organımıza, yani gözlerimize hitap eder hale gelmesi bizi kaygılandırıyor. Çektiğimiz fotoğraflara dokunamıyor ve onları koklayamıyoruz. Üstelik gitgide duygusuzlaşıyor. Bu haliyle içinde yaşadığımız hayata çok benziyor. Hayat karşısındaki korkularımızı fotoğrafın serüvenini kamçılayarak örtbas etmek istiyoruz belki de.

Fotoğrafın İzleyeni Olmak

Soru: Fotoritim ( Levent Yıldız)

Cevap: Hüseyin Taşkın

– Eğitim konusunu habire irdeliyoruz ama bir konuyu tekrar tartışmak ve fikirlerin ile altını çizmek istiyorum. Fotoğrafın teknik eğitim kısmında “takıldığım” kurallar ve kuralcılıklar var. Ben de fotoğraf değerlendirmeleri yaparak bunları kullanıyorum. İşte altın oran, bakış açısı, kadraj sıkışıklığı, ışık patlaması vs.vs. … Bu kuralları geçemeyen fotoğrafları çok beğensem(k) bile “bir de şöyle şöyle olaymış” diyerekten alttan alttan kulak çekmemizi de yapıyorum(z)… Sen sanatçının hür ve özgür olmasından yanasın söylemlerinle. Öte yandan teknik konularda da eğitim veriyorsun. Elbette estetiğin, sanatın yüzyıllardır süre gelmiş kuralları, doktirinleri var… Peki, Nikos ve Trent, benim hayran olduğum iki fotoğrafçı ve onlardan seçtiğim iki örnek;

fotograf_izlemek

 

Bu ve benzeri fotoğraflar… Ne diyebiliriz? Sanat kaygını bir yana bırak ne çektiğine bak mı? Bu konuları toparlamanı isteyeceğim senden anlatımınla…

– Bahsettiğin şekilde her fotoğrafı belli başlı teknik prensipler eşliğinde değerlendirmek; bütün cümleleri dil bilgisi ve yazım kurallarıyla yorumlamaya benziyor. “Keşke dolaylı tümleci ortada kullansaymış!” “Ben olsam yüklemi cümlenin sonunda kullanırdım!” gibi.. Bizler de aslında temel fotoğraf eğitimlerinde gördüğümüz, okuduğumuz şeylerin “fotoğrafın dil bilgisi” olduğunu kabullenirsek, durumu belki biraz daha rahat kavrayabiliriz. Fotoğrafın alfabesi “ışık” ve “gölge”dir. Kendi dilimizde kullanacağımız 29 harf varken, fotoğrafta söyleyeceğimiz her şey için bu 2 harfe ihtiyacımız var. Temel fotoğraf eğitimlerinde bu harflerle nizami cümle kurmak öğretilir. “Ali topu at” öğretilirken “At topu Ali” öğretilmez. Değişik cümle kurma yöntemleri için daha fazla süreye ihtiyaç vardır.

Buraya kadar sorun yok, sorun bundan sonra başlıyor..

Bir ay gibi süren bir eğitim sonrası, hem eğitim verenler hem de alanlar tarafından -belki farkında olmayarak- sanki süreç tamamlanmış gibi bir intiba yaratılıyor. Bu yüzden ondan sonra okunulan her cümle “Ali topu at”a hizalanmaya çalışılıyor.

Oysaki şairler, kısa ve belki de devrik cümlelerle eserler oluştururken, bir roman yazarı da betimleyerek, ekleyerek, yorum katarak bizim temel olarak gördüğümüz bilgilerin çok ötesinde yöntemler kullanıyor. O kadar kısa sürede, hem teknik hem de farklı ifade yöntemlerini öğrenmek mümkün değil. Aslında ilkokul 1. sınıfın sonunda karnede gördüğümüz güzel notlar eşliğinde gayet de mezun bir edayla her görselin bilirkişiliğine soyunuyoruz. Fotoğraf için asıl olan “dil bilgisi” değil “hayat bilgisi”dir demek yanlış olmaz sanırım.

Fotoğrafları “bilirkişi” ya da “öğreten adam” edasıyla izlemek sanırım bir hastalık. Fotoğraf; sadece fotoğrafçılar için çekilmiyor. Eğitim süreci haricindeki fotoğrafların hedeflediği şey “hadi bana fotoğrafı öğretin” olmamasına rağmen, bizler büyük bir iştahla ve bir kriminolog edasıyla elimizdeki cetvellerle fotoğrafı masaya yatırıp ölçmeye başlıyoruz. Hesaplar tutmazsa (fotoğraf eğriyse) aynı cetvelle fotoğrafı dövmeye başlıyoruz.

Fotoğraf izlerken neden kendimiz gibi olmayalım ki? Kendi aile albümümüze bakarken nasıl ki o fotoğraflara “kişisel iç dünyamızla” dahil oluyorsak, aynı şekilde başka birine ait fotoğrafa bakarken de kendimiz olabiliriz. Birkaç yıl fotoğrafla ilgileniyoruz diye iç dünyamızın önünü neden bu şekilde tıkıyoruz. Bu yüzden ben “Roland Barthes” in Camera Lucida’sında bahsettiği “Punctum” tezini önemsiyorum. Yani bir fotoğrafta insanı asıl etkileyen “delen” şey fotoğrafın herhangi bir yerindeki “şey” le kurduğumuz içsel iletişimdir. Bu bizi “fotoğraftan anlamayan”, “fotoğraf bilmeyen” sınıfına koymaz. Aksine fotoğrafla daha barışık bir yolculuk yapmış oluruz. Fotoğraf “eğitim maksatlı” çekilmişse bırakalım olup-olmadığını eğitmeni söylesin (Hemen “fotoğraf terbiyecisi” kesilmeyelim). Fotoğraf bir sanatçı tarafından çekilmişse bırakalım “sanat eleştirmeni” tarafından analiz edilsin. Biz kendimize bir rol üstlenmeden, sıfatlarımızdan arındırılmış bir şekilde yorumlayalım. Yorumlamak da şart değil. Çünkü bazı çalışmalara dahil olamayabiliriz. Bazı fotoğraflar bizim algı dünyamızla hiç çakışmaya da bilir. Böyle bir durumda fotoğrafın karşısında bekleyip hipnoz nöbeti tutmaya da kanımca gerek yok. Ama senin de örnekte ifade ettiğin gibi bazı sanatçılara karşı hayranlık duyabiliriz. Bu hayranlık onları daha fazla tanımaya itebilir. Yaptığı fotoğrafın neye karşılık geleceğini daha çabuk kavrayabiliriz. İlgilendiğimiz, sevdiğimiz insanları önemser ve bu yüzden takip edebiliriz. Diğer açıdan, dünya görüşünü ve fikirlerini benimsemediğimiz bir insanın eserlerini de sevmeyebiliriz. Çünkü; bir eser aynı zamanda, fikrin biçime bürünmüş halidir. Bazen de bir fotoğraf bizi sadece ferahlatır, hayata dair yorgunluklarımız alır. Bir sevinç aşılar. O fotoğrafın, izleyenini neden böyle bir etkiye soktuğunu kendi adıma anlamaya çalışırım.

Diğer bir hastalık ise çekilen her fotoğrafın bizim beğenimize sunulduğunu zannetmek. Sadece “Ben beğendim” ya da “ben beğenmedim” şeklinde bir reaksiyon, lezzet testi yapan jürilerin yüzündeki kas hareketlerine anımsatıyor. “Beğendim” demenin arka planında belki “yaptığın işten anlıyorum” mesajı verilirken, “beğenmedim” ifadesinin arkasında da “aslında ben senden daha iyi biliyorum” gibi saklı bir mesaj olabilir. Yani bu reaksiyon eser için değil de, daha çok insanın kendi kaygıları için söylenmiş sözler gibi geliyor bana. Tabi ki bu bir genelleme değil. Ama şahit olduğum durumlar, bunu daha rahat söylememi sağlıyor. (Biliyorsun bu çevrede samimiyetsiz ifadelere de sıkça rastlıyoruz, özellikle fotoğraf

sergilerinde). Olayı sadece “beğeni” noktasında tutmanın; ifade kısırlığını naif bir bir edayla kamufle etmek gibi psikolojik nedeni de olabilir. Bir fotoğrafı “beğeni” düzeyinde yorumlamak bana göre gayri ciddi bakıştır.

Bir de , doğru kullanıp kullanılmadığından emin olmadığım “fotoğraf okumak” diye bir tabir var. Yani “foto-çözümleme”. Bir fotoğrafın içinde gizlenmiş kimi kodları, şifreleri, saklı ya da açık göstergeleri anlamlandırmak şeklinde açıklanabilir. Eğer ki bir fotoğraf, göstergeler üzerinden anlamlandırılacaksa zaman ve bilgiye ihtiyaç var. Bir fotoğrafa bakar bakmaz alt anlamlarını okumak normal bir izleyici için beklenen bir görme şekli değildir. Fotoğrafın çeken-yapan tarafında olan bizler için de bunu yapmak biraz güç. Kişisel olarak gösterge bilime karşı ayrı bir ilgim olsa da “fotoğraf analisti” olmak başka süreçlerden geçmeyi gerektiriyor. Fotoritim’in önceki sayılarında bu şekilde fotoğraf okumalarını içeren birkaç makale okumuş ve keyif de almıştım. (bu arada ilk fotoğraf gösterge-bilimsel okumaya elverişli duruyor)

Önüne geçilemeyen başka bir gerçek var ki, o daha önemli. Fotoğrafa bulaşan biri; hem öğrenen, izleyen, çeken, sunan, yorumlayan, eleştiren, paylaşan, alkışlayan tarafında hem de bunların tersi tarafında yer alıyor. Ya da bunların hepsini yapması gerektiğini zannediyor. Doğal gibi görünen bir durum olarak algılanabilir, ancak bir kaç örnekle açmaya çalışayım. Bir sinema filmine sadece filmle uğraşan kişilerin, bir yazarın imza gününe sadece yazıyla uğraşanların ya da bir müzisyeni dinlemeye sadece enstrüman çalanların gittiğini düşünün. Teknik çok konuşulmaya başlanır. “Duygu – ifade” gibi sözcükler, “nitelik ve başarı” gibi daha çok profesyonel dünyaya ait sözcüklerle yer değiştirir. Bu durum, insanı zamanla kör ve sağır eder. Sonra da birbirimizi ağırlar dururuz. Dışa kapanan, büyük bir fotoğraf cemaatinde, daha fazla yer kapma hevesi baş gösterir sonra. Kendi değer yargılarını, kendi hiyerarşisini oluşturur. İnsanlara vaktinden önce yüksek özgüven aşılanır. Övgü mekanizması ters çalışmaya başlar. İyiye burun kıvrılır, kötü övülür hale gelir. Kısacası doğal doku bozulur. İzler birbirine karışır. Kafa karışır. Karıştırılır. Etik sorunlar ortaya çıkar. Tribün baskısı oluşturulur. Amatör ruh, yüzeysel kaygılara dönüşür. Farkında olarak ya da olmadan bu cemaatin mensubu olan kişi, herhangi bir fotoğrafı izlerken, cemaatin değer yargılarının karşılanıp karşılanmadığıyla ilgilenmeye başlar. Sanatın muhalif ve uyarıcı sesi kaybolur, tek sesli koroya dönüşür. Prototip anlayışa karşı çıkması beklenen bir uğraşın kendisi prototip haline gelir.

Bütün bu açılardan tekrar yukarıdaki fotoğraflara baktığımda fotoğrafların sahibini tanımadığım için, ilk baktığımdaki etkileşim beni ilgilendiriyor. Hangi ayarda, nasıl ve niye çekildiği ilk aşamada beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren bana temas edip- etmediğidir.

Yukarıdaki iki örnekten sağdaki fotoğraf benle daha çok temas kuruyor. Fotoğrafın durgun hali beni sarıyor. Ama daha ileri gidemiyor. Bunun nedenlerin biri, bu fotoğrafa söyleşi nedeniyle “koşullu” bir şekilde bakıyor olmam. Yani sen sorduğun için bakıyor olmam, doğal süreci engellemiş oluyor. Aşırı yoğunlaşmam ise zorlamadan ibaret olacaktır. Mail ortamında ve küçük boyutlu haline bakıyor olmam da bu etkileşime yansıyor (dezavantaj anlamında değil). Fotoğrafla karşılaşma zamanı ve biçimi de önemli. Aynı fotoğrafı farklı zaman ve koşullarda farklı algılayabilirim. Bu fotoğrafı sabah görseydim belki de fotoğrafla karşılıklı kahve

içecektim. İş yerinde ya da sergi salonunda görmem de sonucu değiştirebilirdi. Eğer ki fotoğrafa bakmadan hemen önce bir roman okumuş olsaydım hissettiğim şeyler yine değişebilirdi.

Ayrıca evimizin duvarında günlerce sabit duran bir fotoğraf zamanla kendi içeriği dışında yan anlamlar kazanabilir. Hatta bazen bu eklenenler içeriğin önüne bile geçebilir. Bir “anı toplayıcıya” ya da bir “eşya”ya dönüşebilir. Belki de çok sevdiğim bir fotoğrafı, şahitlik ettiği anılardan dolayı görmek bile istemeyebilirim. Susan Sontag’ın konuyla ilgili beğendiğim bir tespiti var. Ona göre herhangi bir fotoğraf sürekli olarak “şimdiki zaman”a aittir. Yıllar önce çekilmiş olsa bile “şu an” baktığım için, etkileşim de şimdiki zamanla ilgili oluyor. Örneğin yukarıdaki fotoğrafla ilgili düşüncelerimi yazarken yarıda kesip ertesi gün devam ettiğimde, artık tam olarak aynı fotoğraftan söz edemeyiz.

Kısacası fotoğrafla buluşma esnasında farkında olduğumuz ya da olmadığımız birçok yönlendirici bakışımızı etkiliyor. Fotoğraf basılmış olarak görmek bile ne kadar fark yaratabiliyor. Elbette ki bu kadar farklı bir durumu tek bir noktada sabitlemeye çalışmak imkansız. “Objektif olarak ne hissediyorsun” demek gibi tuhaf bir soru olur bu. Çünkü insanın duygu iklimi değişkendir.

Gelelim asıl can alıcı noktaya.

Bu fotoğrafa bakarken aynı zamanda arka plandaki mizansen, kurgu ya da teknik süreçleri de belirli bir oranda görebiliyorum. Çünkü ben “fotoğrafa bulaşmış” biriyim. Bu yüzden ruhsal ya da düşünsel etkileşim doyurucu bir şekilde gerçekleşmiyor. Örneğin film yönetmeni bir arkadaşınızla yan yana oturup, bir film izlediğinizde o daha fazla şey görecektir. O, filmi izlerken kamera açılarını, oyuncu performansını, sahne geçişlerini de görecektir. Her şeyden önce, izlediği filmin “senaryo” olduğu bilincini sürekli taşıyacaktır. Ama sizin yaşadığınız duygulanmayı o yaşamayacaktır. Çerkes Karadağ hocama göre; en kötü izleyici fotoğrafa bulaşmış izleyicidir. Ben de katılıyorum bu fikre. Bu yüzden ben kötü bir izleyici sayılırım. Yukarıdaki fotoğrafta, bulutlara nasıl karartma yapılmış olduğunu, fotoğrafın tonlamasının hangi araçlarla ve hangi niyetle yapılmış olduğunu da ister istemez görüyorum. Haliyle bazen “ben olsam nasıl yapardım”da diyebiliyorum.

Bugüne kadar yüz binlerce fotoğraf izlemişimdir. Çok fazla fotoğraf izlemek her zaman avantaj sağlamıyor. Birbirinin türevi sayılabilecek çalışmalar karşısında heyecanlanmam olanaksız. Nadir zamanlarda gördüğüm özgün ve yaratıcı çalışmalar beni duraksatıyor. Bazı belgesel fotoğraflarda da durup-düşünüyorum. Bazen de bir anı fotoğrafı beni etkiliyor. Geçtiğimiz günlerde yine onlarca fotoğraf izlememe rağmen beni etkileyen Mars gezegeninin NASA tarafından çekilmiş yüzey fotoğrafı olmuştu. Mekanik diye adlandıracağımız o fotoğraf beni düşsel bir yolculuğa çıkarmıştı.

Bir fotoğraf başarılı olarak değerlendirilse bile, benzerlerinin çokluğu onu vasatlaştırıyor. Galiba fotoğrafın konumunu hayatımızda biraz azaltmak ve sadeleştirmek gerekiyor. “Fotoğraf” başlığına sahip her kaynağı ya da her süreci takip etmek gereksiz bir yorgunluk ve faydasız bilgi sağlıyor. Makro çekmeyeceğimizi bile

bile onla ilgili haberleri ve fotoğrafları da takip etmek çok anlamlı değil. Kendimizle baş başa geçireceğimiz süreler bile, bana göre fotoğraf takip etmekten daha değerlidir.

Bizim gibi fotoğrafla ilgilenen kişilerin düştüğü kronik bir hata var. Bir fotoğrafı kendi duygumuz, fotoğrafçının düşüncesi, başkasının düşüncesi, olması gereken vs. gibi birçok başlığı birbirine karıştırarak yorumlamaya çalışıyoruz. “Ortaya karışık” yaptığımız bu emanet yorum haliyle biraz dağınık ve yüzeysel kalıyor.

Şöyle sormuştun; “Ne diyebiliriz? Sanat kaygını bir yana bırak ne çektiğine bak mı?”

Cevabım: Keşke…

İkon Fotoğraflar

Gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz bir çok nesnenin zihnimizdeki görsel temsiline imge deniliyor. İmgeler, zihinimizde çok net yer almazlar. Keskin hatlara sahip olmadıkları gibi, canlı ve belirgin de değildirler. Çoğunlukla flu, puslu, girift ve yumuşak tonlardan oluşurlar. İzlediğimiz flu bir fotoğrafın bizle kurduğu samimi iletişimin sebebi biraz da bilincimizin belirsiz doğasıdır. Çok net çekilmiş, herhangi bir gizeme yer bırakmamış bir fotoğraf, duygularımıza çok fazla temas etmeyebilir. İnsan doğası gereği apaçık sunulan şeyler karşısında çok fazla heyecan duymaz. Onu daha çok içine çeken şey belirsizliktir.
Gördüğümüz bir rüyanın bizdeki etkisini, bir başkasına aktardığımızda, o kişi üzerinde aynı etkiyi yaratması neredeyse imkansızdır. Bizim zihinimizdeki görüntüyle, onun görüntüsü tam olarak eşleşmeyecek, aynı anlama da gelmeyecektir. Nesnelere yüklediğimiz anlamlar ölçüsünde iletişim kurabiliriz. İçinde yaşanılan kültür her ne kadar ortak bir anlam dili taşısa da kişinin anlam dünyası çok daha karmaşıktır.

Fakat fotoğraf endüstrisi “rüyanızı fotoğrafa dönüştürün”, “hayallerinizi ölümsüzleştirin” sloganlarıyla bu belirsizliği netleştirip, hizaya sokup anlaşılabilir hale getirmeyi amaçlar. Daha keskin, daha canlı diyerek belirsizliğimizi onarmayı ve müşterek bir alfabe oluşturmayı ilke edinir. Endüstri belirginleştirmek zorundadır. Çünkü kontrol altında tutacaktır. O yüzden ölçülebilir hale getirmelidir. Eleştirmenlerin yokluğunu fırsat bilen fotoğraf endüstrisi, neredeyse cetvellerle ölçtüğü fotoğrafları ödüllendirip, alkışlatarak mutluluk aldatmacası içindeki çoğunluğu oluşturur. Çünkü fotoğraf endüstrisi ünvan verme ve kimlik edindirme konusunda çok cömert davranır. Karmaşık bir kavramı bu şekilde belirginleştirerek ; kendi yaşamını sürdürecek şekilde “sanat”, “eser” ve “sanatçı” tanımını yapar.

Görme Kültürü’nde Çerkes Karadağ, bazı yayınların amatörlere yararlanacakları faydalı bilgiler yerine, kameraların ne denli yaratıcı programlarla donatılmış olduğunu öne çıkaran gizli bir propaganda kulllandıklarından bahsetmektedir . Fotoğraf dergilerinin sayfalarında yeni çıkan bir makinanın ne kadar canlı çekebildiğine dair reklam spotları yer alırken, hemen yanındaki diğer sayfada canlı fotoğraf çekmeyi hedefleştiren ve onun sırlarını anlatan makaleler yer alır. Fotoğrafların canlı ve keskin olmamasını bir eksiklik olarak işaret eder. Fotoğrafı “anlatma” özelliğinden uzaklaştırıp, onu sadece bir “gösteren” olarak sunar. Başarıyı ise “gösterebilme” kabiliyetiyle oranlar. Çünkü bu oranlama neticesinde kendisine yeni bir fotoğrafçı (müşteri) daha kazanacaktır.

Fotoğraf makinasının bir ticari obje haline getirilmesi artık çoğunluk tarafından kabul ediliyor. Buna ilave olarak günümüzde “fotoğraf çekme eylemi” de başlı başına bir tüketim nesnesi haline gelmiştir. Fotoğraf çekme arzusu, fotoğrafın kendisinden daha değerli sunulur. Kıskanılma arzusuyla hareket eden fotoğrafçı güzel ve egzotik görüntüleri çektiğinde -çekebiliyor olmaktan kaynaklı- bir tatmin yaşar. Fotoğraf bu sayede, düşünsel bir uğraş yerine; güneş, bulut ve deniz üçlüsüyle bezenmiş bir sosyal etkinlik aracına dönüşür. Toplumun zevklerinin biçimlendiren ve bilincin yanlış ihtiyaçlara yönlendirilmesini sağlayan kültür endüstrisi, bireyin özgün tercihlerinin belli bir avantaja sahip olmasına izin vermemektedir.

Marshall Fishwick, herkesin kafasında, yaşamın gerektirdiği anlamlar ve formlar için kullanılmak üzere ikonolojik imajlardan oluşan bir banka oluştuğundan bahsetmektedir. Fishwick’in bahsettiği bankada ise çoğunlukla, bireyin kendisi yerine “anlam üretimi” yapan kültür endüstrisinin ikonları yeralmaktadır. İkonlaştırma çabası sayesinde, günümüz fotoğraf dünyasının içinde bulunduğu ezber ve otomasyonu andıran görüntü üretimini (tüketimini) de anlayabiliriz. Fotoğrafçılar kendi yaşam pardigmalarından koparılarak, oluşturulmuş fotoğraf ikonlarının peşinden koşmaya zorlanır. Özgünlüğünü kaybeden fotoğrafçının nesnelerle sağladığı buluşmalarda, bilinç haritasında beliren şey ise ikonografik fotoğraflardır. Bir sokağa baktığında gördüğü şey sokak değil, bilincine yerleştirilen sokak fotoğrafı ikonudur. Referans kabul ettiği bu görüntüye ulaşma ya da daha iyisini yapma dürtüsüyle hareket eder. Bu şekilde fotoğrafçı, görüntü üretim bandının bir işçisi haline gelir. Fotoğrafa başlamadan önceki çok boyutlu algılama ve anlamlandırma serüveni, ikon fotoğraflarla birlikte tek boyuta düşer. “ikon, insanın eleştirisiz ve tartımaşız kabul ettiği, bağlandığı ve saygı duyduğu nesne anlamına gelmektedir. İkona atfedilen nitelikler, nesnenin kendisinden değil, onları yücelten birey ve gruplardan kaynaklanmaktadır. İkonografik anlam, bireyin toplumsal konumuyla ve ait olduğu gruplarla biçimlenir” (1) Türkiye’deki günümüz fotoğrafçılığında ikon fotoğrafların sayısı oldukça fazladır. Örneğin son bir kaç yıl içinde “yırtık çadırdan bakan yoksul yörük kızı” fotoğrafları birçok yarışmadan derece ödülü almaktadır ve alacaktır. Bu fotoğraflar “yoksulluk” konusu için belirli çevereler tarafından ortak bir imge’ye dönüşmüştür.

Anlam derinlik gerektirir, gizli bir boyut, görülmeyen ama yine de kararlı ve sabit bir dayanağı veya temeli gerektirir. Postmodern dünyada ise her şey görülebilir ve açıktır, saydamdır hatta açık-saçıktır, değişken ve kararsızdır. (2)

Hüseyin TAŞKIN

 

Web sitesi
eMail

* Ahmet Oktay, Türkiye’de Popüler Kültür ,Everest Yayınları, 2002, s30
* Handan Tunç- Orhan Alptürk, Görüntüleme ve Görüntülenende Zaman Algısı

Bu yazı Fotoritim dergisinde yayınlanmıştır.

Kahverenginin Yoksul Tonları

İletişim fakültesinde okuduğum yıllarda renklerin anlamını, psikolojik etkilerini, kültürlere göre izafiyetini içeren kimi görsel dersler almıştım. Özellikle kahverenginin anlamı, o zamandan beri aklımda kalmıştı. Kahverenginin birçok kültürde zenginliği temsil ettiği, bu yüzden de  çoğu şatafatlı yaşam yerlerinde bir dekoratif unsur olarak yeraldığı söylenmişti. Kimi zaman pahalı otellerde, kimi zaman da gösterişli mobilyalarda kendini göstereren bu rengin elbetteki başka anlamları da var. Ama, en çok  aklıma yer eden, köklü zenginliğin bir simgesi olmasıydı.

2007 yılında, bir insani yardım kuruluşunun yardım kampanyası için gitmiştim Nijer’e. Ansiklopedik kaynaklardan edindiğim güncel bilgilerde, dünyanın en fakir ikinci ülkesi olduğu yazıyordu. Ortalama insan ömrü olarak da 40 rakamını gösteriyordu. Gelişmiş ülkelerde 40’a yaklaşan evlenme yaşı, bir anlamda yeni bir başlangıç iken, onlar için “ölüm”e denk geliyordu. Afrika’nın çaresizliğini resmeden onlarca görüntüyü, herkes gibi ben de çok kez görmüştüm. Onlar,  yemeklerin çöpe gitmemesi için söylenen “bunu bulamayanlar da var” öğüdünün gizli özneleriydi. Çoğu zaman da “haline şükret” tesellisinde terazinin diğer tarafıydı. Dünyanın rehabilitasyonu için dünyaya gelmişlerdi sanki (!) . Onların fotoğrafını gördüğümüzde biraz üzülmeli, sonra da küçük bir bağış yapmalıydık. Bu şekilde bize keyif ve mutluluk vaad eden evlerimizde daha konforlu bir yaşam sürebilir, gözümüzden bile sakındığımız çocuklarımızı daha rahat sevebilirdik. Ne de olsa insanlık namına görevimizi yapmıştık.

Uzun bir yolculuktan sonra ulaştığım Nijer’in köyleri, ülke ortalamasının da altında bir yaşam seviyesindeydi. Hiçbir şey yok ve  her şey alabildiğine kahverengiydi. Yüzler, eller, kıyafetler. Rüzgar kahverengi esiyordu. Toprak, herşeye kendi rengini vermişti. Sular da kahverengiydi, bakışlar da.

Özellikle çocukların insanı donduran, hapseden bakışları vardı. O durgun, o mat küçük bakışlar, çok farklı duygulara sürüklüyor insanı. Tüm duygu halleri o küçücük gözbebeklerine sığmıştı sanki. Bu, hızlı büyüyüp, erken ölmek zorunda olanların bakışıydı. Olgun ve yaşlıydı gözler. Optikten süzülerek zihnimi sarsıyordu. O bakışların tesiriyle, bu defa ben küçücük kalıyordum.

Yüzlerce fotoğraf çektim, ordaki yaşamı bir kez daha kendime ve başkalarına hatırlatmak için. Ama 2007’de çektiğim bu fotoğrafların üzerinden geçen 5 yılda, insanlar daha fazla kahverengi eşya edindi, daha fazla lüks tüketime yöneldi, daha komik şeyleri kaygı etti ve tuhaf şeylere ağladı.

Bu yazı Anafot Dergisi’nde yayınlanmıştır.
Hüseyin Taşkın

Önüm, Arkam, Sağım, Solum Fotoğraf

Kendimizi gizlemek için ödediğimiz bedel, özgürce bırakacağımız bir yaşamın acılarından çok daha fazla. Buna rağmen tercihimizi genellikle “genel”den yana, gizlenmekten yana kullanırız. Bu giz zamanla , kendimizi anlatırken ortaya çıkacak olan  çaresiz ve kararsız cümlelere dönüşür. O kadar saklanırız ki, sonra kendimiz de bulamayız.

Gözlerden uzak, tenha bir yere giderek değil, kalabalığa koşarak saklanırız.  Etrafımızı saran kalabalık bizi gizler, tıpkı bizim de onları gizlediğimiz gibi. Yaşadığımızı hissetmek isteriz ama taşın altına elimizi koymak yerine ucundan tutarız. Masaya vurmak isteriz ama yumruğumuzu değil, dişimizi sıkarız. Tepkisizliğimizle yara alan benliğimizi  “zor tuttum kendimi” diye avutur ve onu kendimizce tutarlı bir hale sokarız. Satın aldığımız renklerin arkasına saklanıp, bizim adımıza konuşmasını bekleriz. Sonra o renklerin gölgesinde rengimizi kaybederiz. Elbiselerimizin rengi, biçimi, evimizin ve mobilyalarımızın hacmi,daha çok bizi göstermek için değil, gizlemek için olabilir mi?

Dedikodu, başkalarınının ayıpları arasında gizlenmektir. Özgeçmişimiz başarısızlıklarımızı, hayallerimiz şimdiyi, küçük itiraflar ise büyük kabahatleri gizler. Paylaştığımız herşey paylaşmadıklarımızı, söylediğimiz herşey söylemediklerimizi gizleyebilir. İki doğrudan sürekli masum olanı söylemek, yalan söylemekten daha yanıltıcıdır.

Hayatla oynadığımız bu saklambaç oyunu , fotoğraflara da yansıyacaktır elbette. Psikologların boş bir kağıda çizdirdiği karmaşık şekillerden yakalamaya çalıştığı kişilik özelliklerini, acaba fotoğraftlarda yakalayabilir miyiz?

Erns Haas; Fotoğrafınızdaki kısıtlamalar size bağlıdır; çünkü ne gördüğümüz kim olduğumuzdur. der. Esasında daima gördüklerimizden değil,  göstermek istemediklerimizden de gidebiliriz. Bize dair tercihlerin, bizim bir kusurumuza alamet olacağına duyduğumuz endişe bizi görmeye değil, göstermemeye itebilir. Diana arbus “bir sokağa çıktığınızda ilk önce insanların kusurları gözünüze çarpar” der. Gözümüze çarpan bu kusurları ise insanın kendisi değil, toplumlar yaratır.  Devler ülkesinde cüceler, cüceler ülkesinde ise devler kusurludur. Toplum çoğunluğa benzemeyeni kusurlu olarak tanımlar.  Bazı cüceler parmak uçlarında yürümeye çalışarak, bazı devler ise eğilerek benzemeye ve  gizlenmeye çalışır.

Başka bir yönüyle eksiklik duygusu her daim keşiflerin, davranışların, icatların itici gücü olmuştur. O yüzden ticari hayat, insanlar üzerinde yaratttığı eksiklik duygusundan beslenir. Kişinin gerçek eksikliğini farketmeden önce, ona çeşitli yapay eksiklikler verir. Eksikliğini giderme konusunda çareler arayan kişi bunu satın alarak tamamlayabilir ve kendisi için oluşturulmuş başka bir eksiğinin peşine düşebilir. Ancak, huzursuzluk duygusunu maddi olarak gideremeyenler, bunu gizleyerek erteler. Çarpık dişlerin kusur olduğunu düşünenler, fotoğraf karşısında tebessüm ederek bunu saklar.

Saklanmaya çalışılan  ayıp ve kusurlar (!),  daha çok, bir insanın, diğerini tarifinde kendini gösterir. Hem çok bilgili hem de sıska birini tarif ederken, genellikle sıska sıfatı başa konulur. Tariflerimizin popüler sıfatları fiziksel orantısızlıklara göre şekillenir. Stephen Hawking dediğimizde kafamızda zekasından önce özrü belirir. Kusursuz görünmek için başkalarının kusurlarını konuşuruz. Kendi kusurlarımızı konuşmak için ise psikologlardan randevu alırız.

Yine Diana Arbus bir Çin atasözüne dayandırarak, mutluluğun ancak bir sıkıntının ertesinde gelebileceğini söyler. Bunu bilenler, elbette bundan istifade etmek için, moda silahıyla önce sıkıntıyı oluşturur, sonrasında ise bu sıkıntıyı çözmeye aday olur.  Böylece gerçekte bize ait olmayan sıkıntılar için, yine bize ait olmayacak mutluluklar ediniriz. John Berger tüketim dünyasının tetikçisi sayılabilecek “reklamlar”la ilgili olarak benzer bir düşünceyi şu şekilde ifade eder. “Reklam alıcıdan, aslında onun kendisine karşı duyduğu sevgiyi çalar; sonra da bu sevgiyi ona, alacağı ürünün fiyatına yeniden satar”

Fotoğraf çekerken kullandığımız teknik yönelmeler ve tercihler de farkında olmasak bile bize dair kimi şifreler barındırır. Fotoğrafa yeni başlayanlar ya da uzun süre geçse de yeni başlıyormuş gibi yapanlar genellikle genel plan tercih ederler. Çok güzel ve uzun konuşup, hiçbirşey söylemeyen konuşmacılara benzetiyorum bu fotoğrafları. “Genel” kelimesi özel, kişisel olmayan durumlar için kullanılır. Bu yüzden “genel manzara fotoğrafları” sadece “izleyiciler” için çekilmiş gibidir. İçinde olmadığımız bir dünyaya, uzaydan bakmak gibidir. Genel fotoğrafar gördüğümüzden ziyade, çoğunlukla göstermediklerimizi temsil eder. Çünkü fotoğraf bir görme biçimi olduğu kadar, bir göstermeme biçimidir. Hayata geniş bir bakış açısıyla bakmayı, geniş açılı objektife indirgeyen teknik bakış, çoğu zaman daha çok nesneyi kadrajda göstermeyi marifet zanneder. Kadrajına kendisinden başka herşeyi koyar. Herşeyi uzaklaştırır. Kendi dışına, kendisiyle ilişkilendirilmeyecek bir uzaklığa iter. Bu mesafe çoğu zaman konusuyla kendi arasındaki uzaklığı ifade etmez. Bu aralık daha çok izleyiciyle, fotoğrafçı arasındaki mesafeyi açıklar.  Özel bir detay ve anlam tercihinde bulunmayan genel fotoğraflar, seyirlik olmanın ötesine geçemediği gibi, izleyiciyle sohbet kapısını çoğu zaman açamaz. Genel manzara fotoğrafları, görüntü dünyasının genel bitki örtüsü gibidir.

Kamera arkasında yaşadığımız deşifre olma endişesini kamera önünde de yaşarız. Tek başına çekildiğimiz fotoğraflarda daha tedirgin oluruz. Objektifin bizi hepten deşifre edeceği zannını yaşarız. Hafif sağa ya da sola dönerek gizlemeye çalıştığımız kusurlarımız için deklanşör sesini kollarız.  Buna rağmen topluluk fotoğraflarında daha haylaz, daha cesur bir tavır takınırız. Topluluğun bir parçası olmak rahatlatır. Kabul edilmişliğin rehaveti, ait olma, saklanma, korunma, sığınma gibi bir çok rahatlatıcı unsur vardır çünkü. Topluca çekilmiş fotoğraflarda daha fazla güleriz. Tek olduğumuz fotoğraflarımızda ise çoğunlukla gülüyormuş gibi yaparız. İç dünyamıza yapılacak olası bir yolculuğun giriş kapısı olan gözlerimizde,  bakışlarımızla nöbet tutarız. Gözlerimize oturtmaya çalıştığımız nötr bakış, gülümsemenin inandırıcılığını geçersiz kılar. Bu, duygusal ve çalkantılı iç dünyamızın  grafiksel göstergesini, ölümle eşdeğer tutulabilecek düz bir çizgiye zorlamak gibidir.

Başta merasim, eğlence ve özel gün fotoğrafları olmak üzere, çoğu fotoğraf, başkalarına izletmek için çektirilir. Bu; toplumla, görseller üzerinden iletişim kurma şeklidir. Bu tür fotoğraflar kısa ve özgeçmişimizin görsel bir temsilcisi gibidir. Kim olduğumuzu göstermeye çalıştığımız bu fotoğraflar, aynı zamanda kim olmadığımızı da gösterme amacı taşır. Bu yüzden duvarlara astığımız fotoğraflar hayatımızın takdir edilmiş ve onaylanmış kesitlerinden oluşur. Başarımızın tescili olan mezuniyet fotoğrafları, bilgisiz biri olmadığımızı söyler. Düğün fotoğrafları ise aile kurabilme yeteneğimizin, karşı cins tarafından kabullenilişimizin bir sembolü olur ve diğer reddedilişlerimizi saklar. Hayatımızın başarısızlığına işaret olan delilleri duvara asmadığımız gibi onları genellikle yok ederiz.

Kişisel hayatımızda bile bu kadar tesiri olan fotoğraf  her türlü sistem için hem tehdit hem de bulunmaz bir nimet olma özelliği taşır. Çünkü fotoğrafların kamuoyu oluşturma ve yönlendirme gücü vardır. İktidarlar, tehditleri,  genellikle estetize edilmiş alternatiflerini yaratarak yok eder. Bugün tehdit niteliği taşıyabilecek fotoğraflar varsa bile, bize her gün defalarca sunulan genel manzara fotoğrafları arasında onları göremeyiz.

Çerkes Karadağ bir röpartajında şöyle der; “Ben herhangi bir fotoğrafı izlerken çerçeve dışına bırakılmış gerçeğin ne olabileceğine dair varsayımları da görmeye çalışırım. Çerçeve bir tercihtir ve aslında gerçeği gizlemektedir. Görmek istemediğimiz şeyleri ,fotoğrafçı çerçeveleyerek aslında gizlemektedir.”

www.huseyintaskin.com

 

Aladağlar’ın Anlattıkları

“Dağlar bir başkadır” diyorlardı.    “Dağlar yücedir, dağlar aşktır””  diyorlardı.

Nihayetinde taş ve kaya değil miydi? Bu kadar sert şeylerden  nasıl da naif cümleler, şiirler çıkıyordu. Kayalıklar arasında tırmanarak en yükseğe çıkıyor olmak da neydi? Zirve denilen noktaya ulaşınca ne olacaktı?

Bu cümleler eşliğinde gittim Aladağlar’a. İki yarış bir aradaydı. Hem zirveye çıkılacaktı hem de fotoğraf çekilecekti. Tabi ki zirveye en önce çıkmak gibi bir yarış değil bu. Her yorgunlukta geriye ve tepeye  bakıp, pes etmeden kulvarı tamamlama yarışıydı. Bir bakıma insanın kendi sınırlarının yoklamasıydı. Daha önce dağcılık tecrübesi olanlar ve benim gibi ilk defa gidenler de vardı. Bazen tecrubelilerle, bazen de yenilerle sohbet ediyordum. Tecrübeliler ruhtan, hisden bahsederken yeniler yorgunluk ve susuzluktan bahsediyordu. Yeniler susuz kalma korkusuyla sırt çantasını suyla dolduruken , eskiler kendinden emin birkaç şişe su alarak yol alıyordu. “Yudum yudum içeceksiniz, sakın kana kana su içmeyin” diyorlardı. Fakat korkular galip geliyordu, daha fazla yük taşımak pahasına olsa da..

“Katırlar vardı, dik bir dağın yamacından sırtında yüklerle çıkıyorlardı. Her taraf sarp kayalıklarla dolu ve tek bir ağac gölgesi yoktu,  yüksekteydik, ayağımız kaydığında öleceğimiz yerlerden geçiyorduk”.. Bir rüyadan uyandığımda kullabileceğim kelimeler konuşmaya  başladığımı farkettim. Dağlar yavaş yavaş ne olduğunu göstermeye başlamıştı. Ufak bir rüzgarla, kendini anlatıyordu artık. Yolda durdurup, kendi heybetini izlettiriyordu. Kardan sularıyla emziriyordu.

Yürüdükçe sarmalıyordu dağ bizi.. Bir adım ötesinde yine kendi vardı.  Geriye dönemeyecek kadar yol kattetmiştik çoktan.. Sözcükler dışarı çıkmıyor, acemi dağcıların beyninde şiir olmaya çalışıyordu. Yukarı çıktıkça, enginleşiyordu insan. Yol aldıkça, kendine geliyordu. Her bir adımda, bir yükünü bırakıyordu geride.  Anlamını yitiriyordu, çoğu anlam verdiklerimiz.

İzle beni diyordu, doğa. Bunu kendin için yap. Bırak acemi filozofluğu, gel benden öğren diyordu. Ben hep burdaydım, sen daha bir kaç on yıldır burdasın diyordu. Bilgeler ve evliyaların kendini dağlara atması geliyordu aklıma. O öğretiler, o özetler bu sert kayalıklardan çıkmıştı.

Bir tebessümle aklıma geldi, çocuklarını o kurstan bu kursa gönderen bizim şehir bilgeleri. Rüzgarda üşümeden, yağmurda ıslanmadan, adım adım uzaklaşmışlardı doğadan. Bir kafe masasına hapsedilen ve sadece el değiştiren cümlelerle başbaşa kalmışlardı..

Ve geri dönme vakti gelmişti. Bizi bekleyen “biz”lere dönüyorduk. Tatsız bir eve dönüş yolculuğuydu. Neyi özlediğimiz konusunda kafalar karışmıştı. Özlediğimiz sıcak yatağımız mı yoksa “ben” miydi ?

Fotoğraf mı? Evet çektik bir şeyler işte..