İkon Fotoğraflar

Gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz bir çok nesnenin zihnimizdeki görsel temsiline imge deniliyor. İmgeler, zihinimizde çok net yer almazlar. Keskin hatlara sahip olmadıkları gibi, canlı ve belirgin de değildirler. Çoğunlukla flu, puslu, girift ve yumuşak tonlardan oluşurlar. İzlediğimiz flu bir fotoğrafın bizle kurduğu samimi iletişimin sebebi biraz da bilincimizin belirsiz doğasıdır. Çok net çekilmiş, herhangi bir gizeme yer bırakmamış bir fotoğraf, duygularımıza çok fazla temas etmeyebilir. İnsan doğası gereği apaçık sunulan şeyler karşısında çok fazla heyecan duymaz. Onu daha çok içine çeken şey belirsizliktir.
Gördüğümüz bir rüyanın bizdeki etkisini, bir başkasına aktardığımızda, o kişi üzerinde aynı etkiyi yaratması neredeyse imkansızdır. Bizim zihinimizdeki görüntüyle, onun görüntüsü tam olarak eşleşmeyecek, aynı anlama da gelmeyecektir. Nesnelere yüklediğimiz anlamlar ölçüsünde iletişim kurabiliriz. İçinde yaşanılan kültür her ne kadar ortak bir anlam dili taşısa da kişinin anlam dünyası çok daha karmaşıktır.

Fakat fotoğraf endüstrisi “rüyanızı fotoğrafa dönüştürün”, “hayallerinizi ölümsüzleştirin” sloganlarıyla bu belirsizliği netleştirip, hizaya sokup anlaşılabilir hale getirmeyi amaçlar. Daha keskin, daha canlı diyerek belirsizliğimizi onarmayı ve müşterek bir alfabe oluşturmayı ilke edinir. Endüstri belirginleştirmek zorundadır. Çünkü kontrol altında tutacaktır. O yüzden ölçülebilir hale getirmelidir. Eleştirmenlerin yokluğunu fırsat bilen fotoğraf endüstrisi, neredeyse cetvellerle ölçtüğü fotoğrafları ödüllendirip, alkışlatarak mutluluk aldatmacası içindeki çoğunluğu oluşturur. Çünkü fotoğraf endüstrisi ünvan verme ve kimlik edindirme konusunda çok cömert davranır. Karmaşık bir kavramı bu şekilde belirginleştirerek ; kendi yaşamını sürdürecek şekilde “sanat”, “eser” ve “sanatçı” tanımını yapar.

Görme Kültürü’nde Çerkes Karadağ, bazı yayınların amatörlere yararlanacakları faydalı bilgiler yerine, kameraların ne denli yaratıcı programlarla donatılmış olduğunu öne çıkaran gizli bir propaganda kulllandıklarından bahsetmektedir . Fotoğraf dergilerinin sayfalarında yeni çıkan bir makinanın ne kadar canlı çekebildiğine dair reklam spotları yer alırken, hemen yanındaki diğer sayfada canlı fotoğraf çekmeyi hedefleştiren ve onun sırlarını anlatan makaleler yer alır. Fotoğrafların canlı ve keskin olmamasını bir eksiklik olarak işaret eder. Fotoğrafı “anlatma” özelliğinden uzaklaştırıp, onu sadece bir “gösteren” olarak sunar. Başarıyı ise “gösterebilme” kabiliyetiyle oranlar. Çünkü bu oranlama neticesinde kendisine yeni bir fotoğrafçı (müşteri) daha kazanacaktır.

Fotoğraf makinasının bir ticari obje haline getirilmesi artık çoğunluk tarafından kabul ediliyor. Buna ilave olarak günümüzde “fotoğraf çekme eylemi” de başlı başına bir tüketim nesnesi haline gelmiştir. Fotoğraf çekme arzusu, fotoğrafın kendisinden daha değerli sunulur. Kıskanılma arzusuyla hareket eden fotoğrafçı güzel ve egzotik görüntüleri çektiğinde -çekebiliyor olmaktan kaynaklı- bir tatmin yaşar. Fotoğraf bu sayede, düşünsel bir uğraş yerine; güneş, bulut ve deniz üçlüsüyle bezenmiş bir sosyal etkinlik aracına dönüşür. Toplumun zevklerinin biçimlendiren ve bilincin yanlış ihtiyaçlara yönlendirilmesini sağlayan kültür endüstrisi, bireyin özgün tercihlerinin belli bir avantaja sahip olmasına izin vermemektedir.

Marshall Fishwick, herkesin kafasında, yaşamın gerektirdiği anlamlar ve formlar için kullanılmak üzere ikonolojik imajlardan oluşan bir banka oluştuğundan bahsetmektedir. Fishwick’in bahsettiği bankada ise çoğunlukla, bireyin kendisi yerine “anlam üretimi” yapan kültür endüstrisinin ikonları yeralmaktadır. İkonlaştırma çabası sayesinde, günümüz fotoğraf dünyasının içinde bulunduğu ezber ve otomasyonu andıran görüntü üretimini (tüketimini) de anlayabiliriz. Fotoğrafçılar kendi yaşam pardigmalarından koparılarak, oluşturulmuş fotoğraf ikonlarının peşinden koşmaya zorlanır. Özgünlüğünü kaybeden fotoğrafçının nesnelerle sağladığı buluşmalarda, bilinç haritasında beliren şey ise ikonografik fotoğraflardır. Bir sokağa baktığında gördüğü şey sokak değil, bilincine yerleştirilen sokak fotoğrafı ikonudur. Referans kabul ettiği bu görüntüye ulaşma ya da daha iyisini yapma dürtüsüyle hareket eder. Bu şekilde fotoğrafçı, görüntü üretim bandının bir işçisi haline gelir. Fotoğrafa başlamadan önceki çok boyutlu algılama ve anlamlandırma serüveni, ikon fotoğraflarla birlikte tek boyuta düşer. “ikon, insanın eleştirisiz ve tartımaşız kabul ettiği, bağlandığı ve saygı duyduğu nesne anlamına gelmektedir. İkona atfedilen nitelikler, nesnenin kendisinden değil, onları yücelten birey ve gruplardan kaynaklanmaktadır. İkonografik anlam, bireyin toplumsal konumuyla ve ait olduğu gruplarla biçimlenir” (1) Türkiye’deki günümüz fotoğrafçılığında ikon fotoğrafların sayısı oldukça fazladır. Örneğin son bir kaç yıl içinde “yırtık çadırdan bakan yoksul yörük kızı” fotoğrafları birçok yarışmadan derece ödülü almaktadır ve alacaktır. Bu fotoğraflar “yoksulluk” konusu için belirli çevereler tarafından ortak bir imge’ye dönüşmüştür.

Anlam derinlik gerektirir, gizli bir boyut, görülmeyen ama yine de kararlı ve sabit bir dayanağı veya temeli gerektirir. Postmodern dünyada ise her şey görülebilir ve açıktır, saydamdır hatta açık-saçıktır, değişken ve kararsızdır. (2)

Hüseyin TAŞKIN

 

Web sitesi
eMail

* Ahmet Oktay, Türkiye’de Popüler Kültür ,Everest Yayınları, 2002, s30
* Handan Tunç- Orhan Alptürk, Görüntüleme ve Görüntülenende Zaman Algısı

Bu yazı Fotoritim dergisinde yayınlanmıştır.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir