Fotoğrafta Kapalılık Üzerine

Fotoritim Röportajından 2013

Fotoğraf sanatçıları ile uzun süreden yani dergimizin ilk günlerinden beri gelen bir uyuşmazlığımız var. “Fotoğraf yazıya, açıklamaya, anlatıma ihtiyaç duymaz”, “Bırakın benim kim olduğumu da çalışmalarıma bakın”, “Sanat evrenseldir, bu yüzden sadece sunun gerisini izleyene bırakın”, “Kendimi anlatmayı sevmem, fotoğraflarım beni anlatır”, gibi gibi… Bir sanatçıyı tanımadan onun eserlerine bakmak, anlamaya çalışmak benim için eksik bir boyut olarak gözüküyor. Ekseri şu örneği veririm; Jack London’un hayatını bilmeden romanlarını okumak, Özdemir Asaf’ı tanımadan onun şiirlerinden tat almaya çalışmak. Hep eksik, tam değil. Ancak fotoğrafçılarımız –bazen yabancılar da- bundan ekseri kaçıyorlar, kaçınıyorlar daha doğrusu. Sen ise yazmaya başladığım zaman asıl fotoğrafa başladım dedin. Bu bence bir tercih, prensip meselesi olmamalı diye düşünüyorum. Tabii her sanatçının kalemi, anlatımı güçlü olmayabilir ama “kapalılık” biraz bana garip geliyor, ne dersin?

Bu soruya bir genelleme yaparak yanıt vermek doğru olmaz.  Yapan ve izleyeni anlamak  açısından hayli karışık süreçler var. Çünkü ortada “sanat sahibi”, “fotoğraf sahibi” ve bir de “fotoğraf makinası sahibi” kişiler  var. Karşısında da aynı tanımlamaların izleyici modeli var. “Fotoğraf makinası sahibi” birinden, sanatsal bir tat beklemek adına onu tanımaya kalkıştığımızda karşımıza muhtemelen emekliliğin tadını çıkartmaya çalışan bir amca çıkacaktır.  Henüz sanatsal üretimi olmayan bir fotoğrafçıyı merak ettiğimiz de da karşımıza kafası karışmış bir amatör çıkabilir. Bazı fotoğraflar sahibinden daha güçlüyken, bazı fotoğrafçılar ise kendi  fotoğraflarından daha güçlü. Bazı insanlar, yazı, beste ya da resim  yeteneği olmasına rağmen fotoğrafı tercih ederken , bazı insanların ise bir şeyler yapamadığı için  fotoğrafçılıkla ilgilendiğine şahit oluyoruz. Yine bazı insanların elinden fotoğrafı aldığınızda geriye bir şey kalmazken, bazılarının ise fikirlerini ifade etmek için  herhangi bir enstrümana  ihtiyaç duymadığını görebiliriz.

Böyle bir durumda ister istemez iyi denilecek bir  fotoğrafın arkasında fikir olgunluğuna sahip  bir bünye göremediğinizde, kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz. Sevdiğim bir yazarla tanıştığımda bana; “boş vakitlerimde yazmayı çok seviyorum”, “yazmak önemli”, “yazı çok iyi bir şey” gibi vasat cümleler kurduğunu düşünün. Böyle bir durum karşısında “o ses, bu bünyeden nasıl çıkmış, hayret!” diyerek bir hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz oluyor. Sonrasında o insana duyduğunuz hayranlık azalıyor, tılsım kayboluyor. Sorunda bahsettiğin yüksek tat alma durumu  her zaman gerçekleşmeyebilir.   Yani “bir fotoğrafın sahibini tanımak gerekir” dediğimizde, karşımıza ürettiğiyle eş değer olmayan birinin çıkma ihtimali de var. Böyle bir fotoğrafçının “ben anlatılmaz, yaşanırım” diyerek kendisini fotoğraflarının arkasına gizlemesi, onun adına iyi bir fikir gibi duruyor. Sanatla uğraşan insan genellikle bir şeyi dert edinen insandır. Ona bir mikrofon uzattığınızda “hayır ben konuşmuyorum, lütfen sadece fotoğraf” dememeli diye düşünüyorum. Kendisinden beklenen konuşma ya da yazma yeteneği değil elbette ama fotoğrafının hangi dünya görüşü ve hangi değer sistemlerini eleştirmek üzerine  inşa edildiğini de bilmek için, onun açılımlarına az da olsa ihtiyacımız var. Bunu da ancak onu daha fazla tanıyarak elde edebiliriz.

Peki o halde dolaşımda bulunan her fotoğrafın altında bir açıklama metni mi yazılacak? İnternette, sergide, duvarda gördüğümüz her fotoğrafta “bu fotoğraf şu sebeplerden dolayı çekildi” diye bir ibare mi olacak? Elbette ki bu da mümkün değil. Çünkü fotoğrafın kendisi zaten bir ifade yöntemi. Sergilediğimiz her fotoğrafın altına bir de heykelini ya da resmini yaptığımızda ortaya çıkan manzara nasıl absürt olacaksa her fotoğrafı metinlerle desteklemek de aynı oranda absürt olacaktır.

Bu karmaşaya neden olan şey belki de, geçmişten günümüze bir alışkanlıktan olsa gerek “fotoğraf” denilince aklımıza “tek kare”nin gelmesidir. Portfolyo, proje ve bütünlük anlayışları yeni yeni fotoğraf literatüründe kabul görmeye başladı. Fotoğraf yarışmaları, paylaşım mecraları tek fotoğraf üzerine olunca ve yorumlamalarda tek fotoğraf üzerinden gerçekleşince  konuştuğumuz birçok şey havada kalıyor. Tekil fotoğraf izleyicisi fotoğrafçıdan “imkansız görüntüler” sunmasını bekliyor. Ona göre bir fotoğrafta “ tam şimşek çakarken, uçan kuşun ağzında balık olmalı ve o esnada yolda yürüyen iki sevgilinin gölgesi kalp şekline benzemeli”.  Fotoğrafı böyle gören, zanneden bir kitle için de “portfolyo” fikri anlamsız gelecektir.  Bir şey yazsanız da okumayacaktır. Fotoğrafı görsel bir derleme olarak tanımladığından olsa gerek,  tüm ifadelerin kitabın kapağında olmasını bekleyecektir.

Tek fotoğraf anlayışını bir tarafa koyup “portfolyo” üzerinden yorum getirirsek durum daha anlaşılır olacaktır. Günümüzde fotoğraf sergisi ya da portfolyo sunumlarında “manifesto” yazılması akla daha yatkın geliyor. Bir manifesto, izleyiciye bakılması gereken pencereyi işaret eden sözel bir katkıdır. Bir kitabın önsözü gibidir. Porfolyo ya da proje çalışmalarında her bir fotoğraf ana fikrin parçalarıdır. Fotoğrafçının neyi kaygı ettiğini ve bu fikri desteklemek amacıyla nasıl bir yol izlediğini, çalışmalarının fikrini tam olarak karşılayıp karşılamadığını daha iyi görebiliriz. Fotoğrafçı bu açıklamayla bir anlamda izleyiciyi de pasif konumdan alarak tartışmaya dahil eder. Fotoğrafın “çok anlamlı” dünyasındaki olası yanlış değerlendirmelerin önüne geçerek, kendi fikir dünyasına odaklanmasını sağlar.

“Kapalılık” konusunu özetlemek gerekirse, iyi olmayan şeylerin yüksek sesle, her mecrada ve sürekli  konuştuğu günümüzde, sanatçının sesinin daha gür çıkması gerekir diye düşünüyorum. Fotoğrafı “seyirlik” olmanın ötesine ancak bu şekilde taşıyabiliriz.

Hüseyin Taşkın

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir